Sencer Gültuna İle Romanı Hakkında Röportaj

Sencer Gültuna

Ankara’da gönüllerde yer kazanmış birisiyle beraberiz.
Sencer Gültuna.

Sencer Gültuna; Ankara’lıların yakından tanıdığı birisidir. Yeni çıkardığı “Süreyya Plajında İlk Mektup” romanı üzerine kendisiyle konuşma kararı aldık. Ankara’nın dışında da tüm ülkenin tanıdığı bir sanatçı olma yolunda, biraz daha tanıyalım.
Bu röportajı kabul ettiği için şimdiden teşekkür ederiz.

Sencer Gültuna kimdir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız ?

İnsanın kendini tanıtması egoist bir tavır sergiletir. Siz ne görüyorsanız ben o kişiyimdir. Ama biyografik olarak size özet geçeyim.80’li yılları sonundan yakalamış, 90’lı yıllarda çocuk olmuş birisiyim. 1987 yılında Sincan’da doğdum. Doğduktan tam 10 yıl sonra 28 Şubat sürecine canlı şahitlik yaptım. Mahalle maçı sırasında topumuz askeri tankların altında kaldı.
Kuleli Askeri Lisesi’nden düz liseye geçen eğitim hayatım oldu. On dört yaşıma kadar asker olmak isteyen ve hayallerine kavuşmuş birisiydim. Sonrası tatsız olaylar…

Eğitim hayatınız nasıl devam etti?

Düz lisede devam etti. Düz lisedeki eğitim hayatımı, derslerden uzak yaşadım. Müzik ve fotoğrafla süsledim.
Yazılım ve Otomotiv Mühendisiyim.

Ülkemizin 75 şehrinizi gezdiğinizi duydum? Ne için gezdiniz?

1 milyon portre fotoğraf çektim. Otostop ve cüzi rakamlarla ülke gezimi tamamladım. Profesyonel fotoğrafçıyım diyemem.

Peki müzik?

Bateri çalıyordum. Artık çalmıyorum. Bandrollü albümlerde davul kayıtlarına girdim. Gece kulüplerinde çalıyorduk. Artık o mekanları tercih etmiyorum. Kaçamak yapan insanların gözünde iki saat süpersiniz. Daha sonra mekan sahibi cebinize harçlık koyuyor. Sonra geceye karışıyorsunuz. Saçmaydı… Bateri çalmak, insanı mutlu ediyor. İyi bateri çaldığımı iddia ederim…

26 yaşındasınız? Ankara’da hemen hemen herkesin tanıdığı birisi oldunuz. Bunca sosyal hayatı zamana nasıl sığdırdınız?

Demekki 26 yaşında değilim. Kandırmışlar sizi(gülüyor)…
İnsanlar 24 saatin 8-9 saatini uyuyarak geçiriyor. Ben günde 2-3 saat uyuyorum. Bazı günler uyumadığım da oluyor. Abartmamakta fayda var. Herkesin tanıdığı birisi değilim.

Hangi takımı tutuyorsunuz?

Ankaragücü. Şehri kale arkasından sevenlerdeniz… Sincanlı birisiyim dedim. Şehrimize ihanet edemeyiz. Sonuna kadar Ankaragücü.

Ankara’da edebiyat ve sanat nasıl sizce?

Bu sorunun cevabı çok net ama açıklamakta fayda var. Ankara; anakent ile köy arasında bir yerdedir. Anadolunun dibinde de olabilirsiniz, metropollerin kuytusunda da…
Ankara’da sanat hakkıyla yapılıyor. Sanat adına algı İstanbul’da yapılıyor gibi gösteriliyor. İstanbul’da sanatın hakkını verenlerin hayatına bakarsanız, hepsinin geçmişinde Ankara hatırası bulunmaktadır. Edebiyat konusunda ise, boğaza karşı edebiyat yapanların yanında Ankara, dünya sıralamasında kendisine yer bulur.
Sanatçı algısını karıştırmamakta fayda var. Siz gece kulüplerinden çıkınca, kameralara el sallayanlara sanatçı diyorsunuz. Biz onlara soytarı diyoruz.

Son dönem sanatçılarına örnek verebilir misiniz ? Ya da beğendiğiniz kişiler var mı?

Okan Bayülgen ve Atalay Demirci.

Birbirinden farklı iki insan. Ne için beğeniyorsunuz? Ve tanışmayı hiç düşündünüz mü?

Zeki olmaları yeterli benim için. Ekranda veya sahnede durduklarında, seyirciye bilgi aktarabiliyor ve düşündürebiliyorlar. İkiside çok dostlarımdır. Yakınen tanışırız ve birbirimizi severiz.

Neden onlarla beraber ekranlara geçmediniz? Bildiğimiz kadarıyla sizde stand up gösteriler yaptınız ve sinema ile ilgilendiniz?

Hala ilgileniyorum. Stand up gösterilerim bir faciaydı. Eski görüntülerimi izledikçe utanıyorum. Ama seyirci öyle demiyor. Olgunlaşma evresindeyim. Birgün tekrar stand up yapmak isterim.
Onlarla beraber ekrana çıkmanın bana faydası olmayacak. Ben birinin yanında ekrana çıkmak isteyen basit birisi değilim. Onlardan fazlam var. Sadece zaman onlardan yana işliyor. Ben henüz 26 yaşındayım. Hele bir 30 olalım.
Sinema konusunda da çalışmalarım hala devam ediyor. Bazı projelerin içerisinde pişmeye çalışıyorum.

Tek başına sinema projeleriniz var mı?

Belgesellerim var. Senaryosunu ve yönetmenliğini yaptığım projelerdi. En iyi çalışmam “Abdürrahim Karakoç Belgeseli”ydi.

Kitabınızda da Abdürrahim Karakoç’a teşekkür etmişsiniz? Sizdeki yeri nedir?

Abdürrahim Karakoç deyince akan sular durur. Son yüzyılın en iyi düşünürü ve halk şairidir. Allah rahmet eylesin. Çok güzel usta, çırak ilişkisi geçirdik. Öldüğü son güne kadar yanında oldum.

Edebiyatta kimleri beğeniyorsunuz ve tanışıyorsunuz?

Birçok yazar ve şair ile dostluğum var. Sıralamak ile bitmez. Hepsinden Allah razı olsun. Hepsi ülkenin değerleridir. Kötü yazar yoktur. Hepsi emek veriyor.

Romanınız çıktı. Tekrar hayırlı olsun. Konusu nedir? Ne anlatıyor?

Teşekkür ederim. Kandırılma hikayesi. Aldatılma hikayesi. Kimine göre psikolojik bir roman, kimisine göre de polisiye romanı. Bence bir türü yok. Kendi özgünlüğünde…

Yer ve mekan kurgusu nasıl?

Hapishaneden Sincan’a, Sincan’dan Eskişehir’e, Eskişehir’den Süreyya Plajına uzanıyor. Mekanların hayatımda özel yerleri bulunmaktadır. İnsanlar romanlarda İstanbul mekanları okumaktan sıkılmıştı. Ankara ve özellik Sincan’da geçiyor olması farklılık kattı.
Karakterler ve isimlerini analiz eder misiniz?

Karakterler şahsına münhasır derler ya aynen öyle oldu. Bahtiyar, Şerare, Nuşabe, Karagöz Ahmet, Yüksel Öğretmen, Şişe Murat…
Ana karakter Bahtiyar. Saf ve temiz birisidir. Aşkın gözü kör ettiği insanlardan. Gerçek dünyada böyle insanlar yok.

Romandan bekletiniz nedir? Romanın çıkma sürecinde destek olanlar oldu mu? Ya da hayal kırıklıklarınız var mı?

Beklentim yok. Yazdım ve bitti. İsteyen okur. Okura ulaştırmak benim işim değil, okuyucu bana ulaşmalı… Destek olanlar var mı derseniz, ÇETE INTERACTIVE firmasından hayırlı olsun, çorbada bizimde tuzumuz olsun diyerek cüzi bir rakam destek aldım. Hayal kırıklıklarım var. PTT, TCDD, Sincan Belediyesi, Maltepe Belediyesi(Süreyya Plajı) kitapta yoğun olarak geçiyor. Destek olmayı geçtim, tebrik eden de olmadı. İkinci baskılarda inşallah destekleri gelecektir.

Tekrar size gelecek olursak, “Süreyya Plajında İlk Mektup” romanınız hayırlı olsun. Yeni çalışmalarınız olacak mı? İsminizi tüm Türkiye çapında duyabilecek miyiz?

Allah ne nasip ederse o olacaktır. Kara mizah yazan birisiyim. Mizah, zekanın zekatıdır. Eğer güç, kuvvet devam ederse, yeni çalışmalar illa ki olacak. Daha öncesinde yazıp, bir kenara attığım dört tane romanım daha var. Belki onları gözden geçiririm. Türkiye çapında ismimi duyar mısınız kısmına bir şey diyemem. İnsanlarda vefa varsa, çalışmalarımız hergün yeni bir kapıdan geçerek bir evlere misafir olmaya devam edecek…

Röportajımızı kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederiz? Sizin söylemek istedikleriniz var mı?

Ben teşekkür ederim beni ciddiye alıp röportaj yaptığınız için…
Son sözüm; Misafir mandalina sever.

Ah Bu Şehrin Kötü Çocukları Yok Mu ?

Sencer Gültuna
Sencer Gültuna

Ah bu şehrin kötü çocukları yok mu?..

Yanağına konan sineklere bile zarar veremeyen, hayallerinde hayal gören çocuklar… Söz sahibi olamadığı bir şehrin, tek savunucusu olan varoş bebeler.

Çocukluğunda, tren istasyonlarında satılan bir simidin tadına bakamayan çocuklar. Hani hep derler ya, dumanlı kentin puslu çocukları diye işte onlar yok mu?

Otobüste oturacak yer bulduklarında; oturmaya bile mecali kalmayan, tuttuğu şehir takımının atkısında nefesi kokan çocuklar. Bu çocuklar yarına şekil verecek çocuklar. İlk hayalleri, köşe başında tespih sallayan sakallı ağabeylere özenmek. Atara atar, gidere gider. Bunlar hep terso çocuklar…

Gazoz kapağından bile oyuncak yapmaya vakitleri kalmayan, döner ekmeği; ayran sattığı kişilerde gören, bir gözü kör diğer gözü ise sağır çocuklar…

Kötü olmaya adamış ya hayatını… İlk sigarasını deplasman otobüsünden atılan izmaritle “fırtlayan” bu bebeler. Graham Bell’den, telefon bulunmadan önce sevdiklerini iki kere çaldıran aşık kötü çocuklar.

Bu çocukları, şehrin her köşesinde bir sokak başında görürsünüz. Grubun en başı olmayı beceremeyen bakışları nemli, suratları asık, bir yerleri yarım kalmış… Yokuş aşağı sokaklarda bile litresi 5 liradan efor sarf eden, “vitesi geri olmayan”, dünyayı “boşa almış” sallanan bu çocuklar…

İlk asitliği içeceği, gaz yapmasın diye temkinli içen, ağırdan adımlar atan bu bebeler. Nerede arasan varlar. Gururundan sevdiği kıza bile bacımsın diyen, arka sokaktaki inşaatta yarısı kırılmış tuğlaların üstünde, yer çekimine inat döktüğü gözyaşları olan bu sert bakışlı, yufka yürekli çocuklar…

Tren durmadan trenden atlayan, otobüste sağlı sollu ilerleyenlere inat ortada dikilen bu magazinsiz fotoğrafın en büyük kahraman çocukları..

Modayı bile sivri burundan ötesini haram sayan, sevabı ise aşk ateşinden cehennem olmak sayan bu çocuklar…

Belki bir maç öncesi, bir çukurun etrafında bu çocuklardan on binlerce görebilirsiniz. Yada her gün gördüklerinizi bir arada görünce saygı duyabilirsiniz.

Ah nazlı ay, sen söyle.. Bir gecenin hüznünü, bu çocuklara ne kadar aydınlatabildin?.. Söyle de bilsin bu çocuklar ve bu çocukları görmezden gelen sıradan insanlar…

(http://www.youtube.com/watch?v=jhTl6iZ41YM)

Sencer Gültuna

Ankara 2013 Eylül

Ben Amerika’dayken Bomba Patladı

Sencer Gültuna
Sencer Gültuna

Ben Amerika’dayken, arka mahallerin birinde yaşayan siyah tenli, halk diliyle zenci birisi geldi yanıma. Elimdeki sigarayı işaret ederek, “bir fırt çekebilir miyim” dedi. Bende gayri ihtiyari bir şekilde sigarayı elimden bırakmadan, işaret parmağım ile orta parmağım arasında sıkışıp kalmış sigaraya dört kolla sarılarak hayır dedim.

Karşımdaki çok şaşırmıştı. Sanki ilk defa birisi ondan bir sigara esirgiyordu. Karşımdakinin şaşırmasından daha çok şaşırmıştım. Çünkü kısacık kıvırcık saçları ile bana bakan ve benimle konuşan kişinin, kadın olduğunu fark ettim. Ayrıntılara takılma özelliğim olmasa, karşımdakinin yırtık tişörtü arasından çıkan sutyeni fark etmeyecektim. İrkildim ve özür diler bir pozisyonda cebimde duran paketi ona uzattım. Sanki kadın olduğunu sonradan fark etmişliğimi anlamış olmalı ki, kadın gururuyla uzattığım sigaradan bir dal bile çekmedi.

Siyah teninden kaybolacak ve görülmeyecek kadar küçüklükte gurur gözyaşlarını damlatmaya başladı. Ağlayan birisini gördüğüm zaman, gözlerinin içine bakamam. Küçüklüğümden kalmış bir özellik olmalı ki, hemen arkamı dönüp, karşımdakini gözyaşları ile beraber baş başa bıraktım.

Tam vicdan yapacaktım ki, umursamaz bir tavırla el kaldırıp bir taksi durdurdum. Cebimdeki para ile ancak 2 kilometre yol gidebilirdim. Taksici ile pazarlık yapmaya başladım. Aklımın bir köşesinde benden sigara isteyen kadın, bir köşesinde taksiciye ne yalan söylesem gibi düşünceler geçiyor. Sakince “memleket nere kardeş” dedim. Arkasını döndü ve gözlerini bana dikti. Sert bakışlarının altında, masum ve merhametli bir insan var gibi algıladım. “Teksas” dedi. Gülümsemek zorunda kaldım. “Komik olan ne adamım” dedi. Bende sırt çantamdaki Bursaspor atkısını çıkartıp, üstündeki “Texas” yazısını gösterdim. Adamda gülümsemek zorunda kaldı. Sen Teksas’ın neresindensin dese, merkez diyecektim. Sanki Teksas’ın merkezindeki camiden evi tarif edecek kadar , atma kabiliyetim olduğunu sezdim.

Adam ile dokularımız tutmuştu. Sonra daha yeni yaşadığım olayın üstüne, cebimdeki paranın miktarını ve gitmek istediğim yeri söyledim. Hiç sorgulamadı, “kardeşşş sen istedin de biz götürmedik mi?” dedi. Yüzümdeki gülümse yerini, rahatlamanın verdiği kas gevşemesine bıraktı. Yolda giderken adama sigara uzattım. Sonuçta o bana bir iyilik yapmıştı ve bende karşılıksız bırakmak istememiştim. “Al sen buradan yak” dedi. Uzun Samsun sigarasından bir dal uzattı. Amerika’da Uzun Samsun içmek insana kendi memleketinin tütün kokulu insanlarını hatırlatıyor.

Yolda giderken, bir gurup New York Gücü(New York Power) taraftarlarını gördüm. Taksici ile aramızdaki sohbet yavaş yavaş futbola dönmeye başladı. “Hangi takımı tutuyorsun” diye sordum. Oda “TexasBirliğiSpor “ dedi. Hoşuma gitti, en azından kendi eyaletinin takımını tutuyordu. Amerika’nın en cafcaflı kentlerindeki takımlara gönül vermemenin haklı gururunu yaşıyor gibiydi. Sohbet esnasında, zaman o kadar hızlı geçmişti ki, inmek istediğim yere kadar gelmiştik.

En yakın para çekme ATM’sinden birkaç yüz dolar çektim. Cadde üstünde yürümeye başladım. İnsanlar bir yerlere yetişme telaşı içinde, sokak çalgıcılarının ne çaldığını bile duymuyorlar. Üzüldüm bu neyin telaşı diye, sonra kendi kendime düşünmeye başladım. Cebimdeki bozuklukları yerde yatan bir dilenciye verdim. Hayatı dolu dolu yaşamak için yemin etmiştim yıllar önce.

Herkesin kulağında son model telefonlarının kulaklıkları varken, “Efsane 3310” telefonum ile arayanı bile zor duyar olmuştum son günlerde. Üstelik ülkemde yaşanan bombalı eylemler için telefonum daha sık çalıyor. Taziye mesajları için neredeyse Anadolu topraklarında yaşayan herkesin acısını içimde yaşıyorum.

Sonra cebimdeki paraya baktım, ilk uçakla beraber Türkiye’ye gitmenin hayalini kurdum. Cebimdeki birkaç yüz dolar ile havaalanına bile gidemezdim. Yada bu ülkede bir varil petrol alabilirdim. Türkiye’den daha ucuz bu konuda!..

Cadde üstünde yürümeye devam ederken, 2 kilometre ötedeki konsolosluk aklıma geldi. En azından oradaki insanlardan uçak bileti için yardım rica edebilirdim. Reyhanlı’ya gidip, oradaki insanların acılarını paylaşmak istediğimi söylerdim, onlarda bu konuda hassas olup yardım edebilirlerdi.

Köşeyi bir döndüm. Rüyada gibiydim. Ülkemin başbakanını karşımda gördüm. Herhalde Reyhanlı olayları için, içimde duyduğum acıyı benimle paylaşmaya kadar gelmiş olmalıydı. Sonra telaşlı korumaları içinde, yanına gidip “Selamün Aleyküm” başbakan bile diyemedim.

Anladım ki, ben ülkeme gitmeye çalışırken, kendisi hissettiği ülkeye gelmişti.

Sonra anladım ki, benim ki rüya değil, kabusmuş. Reyhanlı’daki ölenlerde insanmış.

NOT: Yaşananlar hiçbir kurum ve kuruluş ile yakından uzaktan alakalı değildir. Tamamen hayal ürünüdür. Gerçeklik barındırmaz, kimseyi korkutmaz ve üzmez.

SENCER GÜLTUNA

MAYIS 2013

 

“İyi Kal”! Mal-ı İnsan

Fotoğraf : Sencer Gültuna
Fotoğraf : Sencer Gültuna

İyi kal…

Birisi bana iyi kal dediğinde, ne demem gerektiğini önceden düşünmemiş olmama hayıflandım. Hayatın tüm hikayelerinin sonunda olmazsa olmazdır, iyi kal…

Kızdığımız kişilere bile beddua ederken, içimizden “benden uzak bin yaşa” düşüncelerine kapılırız.

Düşünceler, düşünceler, düşünceler… Derya deniz bu düşünceler.

Tamam anladık ama, kim demiş bu “iyi kal” cümlesini. Bir atasözü mü? Söyleyeni belli olmayan, içinde anlamlı anlamlar barındıran cinsten bir söz mü bu?

Farzımuhal, farzı mahal,farzı misal gibi bu kelimelerin aralarındaki farkını bilmeden cümle kuran insanlara inat, örnek olsun diye söylüyorum, “iyi kal”; gelişleri hızlı, gidişleri istemsiz olan insanların kurduğu bir tür ayrılık içeren söz dizisidir.

Tam olarak niye ayrıldığını bilmeyen, ama kendisine sorsan altında bin bir türlü dert barındıran, derdinin adını koymayı sevmeyen insanların son cümlesidir.

Mimik yapan adam gülmeli diye söze başlar, hakkını vererek güldü diye devam eder, en son “bre adam sen güzel gülüyorsun, iyi kal” der ve sahne kapanır. O sahneyi “karşılaştırmalı edebiyat” okuyanlar bile açıklayamaz. Gerçi o bölümde okuyanlar, niye okuduğunu da pek açıklayamaz ama olsun, maksat harfleri ve kelimeleri tüketmek olsun.

Müptela ile müptezel arasındaki farkı bilecek kadar “iyi kal”malı insan. (“) işaretinden sonraki malı insan sözcüğünü; aslen Osmanlıca olarak lügatteki yerini şahsım tarafından alıntı yapılmıştır diye yer bulması gerekir… Mal-ı İnsan. Günlük dildeki karşılığı, insanın malı…

Yani şahsına münhasır olan, MAL-I İNSAN; karşısındaki kişi tarafından “iyi kal bre” denilmiş, ve bu sözcüğü geceler boyunca düşünmüş olan kimselerdir.

Bu kimselere yazdıklarını anlamıyorum da diyebilirsiniz, “iyi kal” da diyebilirsiniz.

Hadi “iyi kal”ın.(Güzel İnsanlar)

SENCER GÜLTUNA

Sencer Gültuna
Sencer Gültuna

MAYIS 2013

Sessiz Sinema Artistleri

Sessiz Sinema Artistleri

 

Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşına girdiği yıl bir ilk yaşanıyor.

150 metrelik bir belgesel geliyor…Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı. O yıllarda Yeşilköy’ün olduğu yer. Bu belgesel günümüze kadar ulaşamamış. Zaten malum o yıllarda çekildiği için siyah-beyaz ve sessiz film.

(Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılış)

Yerli ve 4 kelime. Birincisi özel isim. İkincisi malum dünyayı kasıp kavuran ideolojilerin çıktığı yer. Bir şekilde anlatırsın. Sakallı ve sarhoş adamlardan Rusları çıkartabiliriz. Abide(anıt), o yıllarda ucube olmayan eserlere deniyor.  İlk 3 kelime cepte. Sonuncusu yıkılış.

O yıllarda Osmanlı topraklarındaki kime sorsan kolayca söyleyebilecek bir kelime. “Yıkılış”.

Biz ilk filme dönelim. Şuan Londra’da bir müzede canlandırması sergileniyormuş. Bu canlandırmanın bir kopyasını da bizim ülkemizde görsek fena olmayacak. Bilmiyorum devlet babanın aklına gelmiş midir? Yada böyle bir girişimcilikte bulunmuş mu araştırmalarım sonucu ulaşamadım.

Dile kolay İlk türk filmi çekiliyor. Doğal olarak peşinden ilkleri getiriyor. İlk senaryo vs…

Bu filmi kim çekti? Desteği kim verdi?

Fuat Uzkınay çekmiştir. O yıllarda sinemayı halka tanıtan Sigmud Weinberg tarafından sinema oynatıcısı eğitimi almış. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD) kurulunca, Türkiye’de sinemayı tanıtma konusunda büyük katkıları olan Sigmund Weinberg de bu kurumun başına getirilir. Yardımcısı da Fuat Uzkınay’dır. Yani desteği de Enver Paşa vermiş ve Fuat Uzkınay’ın Sigmud ile tanışıklığı da buradan geliyor…

Güzel bir gelişme.

Ayastefanos’taki filmi de askerliğini yaptığı sırada çekmiştir.

(Fuat Uzkınay)

Tabi sinemaya bulaşınca tahminimce hep daha fazlasını isteyerek eğitimini ilerletmek istedi. Daha iyi eğitim almak için Almanya’ya gitmiştir. Sinema eğitimi için neden Almanya’ya gitsin diye bir an için kendi kendime sordum. Sonradan jeton düştü. 1. Dünya Savaşı sırasında başka nereye gidebilirdi ki…

O zaman diliminde yaşamını nasıl geçindirebileceğini ve ülkenin içinde bulunduğu durum dışında, sanat için fazlasıyla ilgilenmiş birisi doğal olarak ismini ölümsüzleştirmiştir. Bir konuda ilk olmak kimseye nasip olmaz.

Leblebici Horhor Ağa, İzmir Zaferi / İstiklal ,Zafer Yollarında ,Himmet Ağa’nın İzdivacı gibi filmlerin yönetmenliğini yapmıştır.

Yapımcılığını ve görüntü yönetmenliğini yaptığı filmleri saymak ile bitmez. Ama tabi ki bir dönemi ele almış iken ilgimi çeken bazı hususları aktarmaya çalışacağım.

Mesela Himmet Ağa’nın İzdivacı filmi , 1. Dünya Savaşı sebebiyle oyuncuların savaşa katılmasından dolayı yarıda kalmıştır. Gösterimi 1918 yılında nasip olmuştur. Yalnız filmin konusu şöyledir ; genç bir kız ile evlenmek zorunda kalan yaşlı bir adamın öyküsünü ele almış. Sosyolojik anlamda savaş yılları ve toplum üstünde aşk ilişki kurgusunu düşünmek lazım. Son zamanlarda çok şahit olduğum töre ve toplumsal baskı bundan yüzyıl öncesinde varlığını göstermiş. Asıl ilgimi çeken film ; “Leblebici Horhor Ağa” filmi.

Bu filmi biraz derinlemesine araştırınca Türk tarihini bile çıkartabiliriz. Muhsin Ertuğrul’dan , Halide Edip’e, oradan eşi Adnan Adıvar’a oradan ise meclisin yapılanması ve ülkenin fikriyatına kadar her bilgi zincirleme geliyor.

Yalnız şunu ayırt etmek lazım . İlk Leblebici Horhor Ağa filmi çeken 1916 yılında Fuat Uzkınay’dır.

Daha sonra 1923 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından ele alınmış ve çekilmiştir. Burada dikkatimizi çeken ikinci isin Nazım Hikmet. Kalemi kuvvetli olan Türk şair Nazım Hikmet senaryoda gözümüze çarpıyor. Çoğu Nazım Hikmet severin farkında olmadığı bir özellik.

                                (Nazım Hikmet)

Fotoğraflarda siyah-beyaz çıktığına bakmayın kendisine “Mavi gözlü dev” deniyor.  Senaristliğini yaptığı Horhor Ağa filmi müzikal olarak çekilmiş. Ve filmin yapımcılığını “Kemal Film” üstlenmiştir. Şimdi kısa bir bilgi sonrasında bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu görelim.

 

Tiyatro konusunda üstat kabul edilen Muhsin Ertuğrul; Erenköy’deki tiyatroda Sharlock Holmes oyunundaki Bob karakteriyle ilk kez seyirci ile buluşmuş bir sanatçımız. Sanırım Türk toplumundaki her aile biriyi gibi, ailesinin tiyatro isteğine karşı olumsuz görüşünden kaynaklı 1911 yılında Paris’e tiyatro eğitimi almaya gitti. Baba ocağından ayrılmasının tek sebebi içindeki sanat aşkı ve tiyatro… 1912 yıllarında İstanbul’a dönerek hem oyuncu hem yönetmen olarak görev yapmış.  İlk kez Shakespeare’in Hamlet oyununu sahneye koydu ve Hamlet rolünü oynadı.

 

Dikkatimi çeken yer ne için Paris’i tercih etmişti. O yıllarda Osmanlı’nın Fransızca eğitim politikasından mı yoksa tiyatro için Paris o zamanlarda da mı vazgeçilmez bir yerdi.

Döndüğü zaman dilimi içerisinde 1914’de İstanbul Şehir Tiyatroları, o zaman ki ismi ile “Darülbedayi Osmani” kuruluşuna yardımcı olmuştur. Şimdi ki sanatçıların hani kendi menfaatlerini düşünerek “İstanbul Şehir Tiyatroları” için sürekli yürüyüşler yaparken ismini zikrettikleri “Muhsin Ertuğrul” sanatçımızın bağlantısı budur.

Kendisinin de görev yaptığı bu kurumda, o yıllarda yönetim kurulunun değişmesi ile kendisinin ve arkadaşlarının yerini, yeni yönetim kurulunun oyuncuları doldurdu. Doğal olarak ayrılmak zorunda kaldılar. Tıpkı bugün yaşanan olaylar gibi.

İşte kendiside işten çıkarılınca o yıllarda sinema alanına merak salmış. İlk yapım şirketi olma özelliğini taşıyan “Kemal Film”in kurulmasına yardımcı olmuştur. İlk tanışıklık burada başlıyor.

Kemal Film ile çalıştığı yıllarda bir çok filme imza atmıştır. Ama herkesin bildiği “Halide Edip Adıvar”ın “Ateşten Gömlek” romanının uyarlanmasıdır. Kurtuluş Savaşı’nı ele alan ilk filmdir. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nı konu olan ilk belgeseli olan “Zafer Yolları” da imza attıkları arasındadır.

(Halide Edip Adıvar)

Muhsin Ertuğrul ve Nazım Hikmet-Sovyetler Birliği

                                           (Muhsin Ertuğrul)

Muhsin Ertuğrul açtığı tiyatroda maddi krizler yüzünden kapatmak zorunda kalmış ve Sovyetler Birliği’nde tiyatro çalışmalarına başlamış Nazım Hikmet’e katıldı. Nazım Hikmet sayesinde tiyatro ve sinema alanında bir çok isimle tanışma fırsatı yakalamıştır. Tanışıklık bundan sonra yaptıkları çalışmalar ile pekiştirilmiş.

Daha sonraki yıllarda İstanbul Sokaklarında ve Bir Millet Uyanıyor filmleri ile bir kez daha ilklere imza atmıştır. İlk sesli Türk filmi olarak tarihe geçmiştir.

Muhsin Ertuğrul şüphesiz ki yaptıkları ile sadece bir kitap olmayı hak etmiş bir sanatçıdır. Önemli gördüklerimi sizlerinde bilmesi için elekten geçirerek aktarmaya çalışıyorum.

Genel olarak toplum üstünde sanatçının bir muhalif duruş sergilemesinden kaynaklı dönemin çoğu bürokratları ile arasında sorunlar meydana gelmiş. Büyük tiyatroda balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekmiştir. Doğal olarak arkasından hemen istifa…

Küçük tiyatroda oyunculuk yapmış birisi olarak, sanatçının zaman içerisinde yaptıklarına hayranlık duymamak mümkün değil. Yalnız sanatçı her zaman yaptıkları ile anılmaya mahkumdur. Fikirleriyle değil. Fikirleri, toplumun belli bir kesimine ulaşabilirken, sanatı ve yaptıkları toplumun her yerinde yankı bulur.

Bugün bize sanat için katkısı olan Muhsin Ertuğrul’a Allah’tan rahmet diliyorum.

Daha sonraki yıllarda yaptıklarının başarılı olduğunu, öncüsü olduğu “Kemal Film” in oyuncularından görebiliriz.

                                                          (Osman F.Seden, Kemal Film)

Önemli yıldızları Kemal Film’e bağlayarak(Kemal Film yapımcısı : Osman F.Seden).

(Öztürk Serengil)

                                                                 (Feridun Karakaya)

Kemal bünyesinde yer alan Türkan Şoray’dan , Zeki Müren’ kadar bir çok üstat bulunmaktaydı.

Her biri Türk sinemasının vazgeçilmeleri arasında yer alarak bizlerin hayal dünyalarında büyük yer edindiler.

 

Hepsinden iyi yada kötü memnunduk.  Türk sineması adına o günleri tekrar yaşatacak sanatçılar görmek dileğiyle.

(Bir sonraki yazıda Halide Edip Adıvar’ın yaşamından kareler ile devam edeceğim.)

Saygıyla.

 

Sencer Gültuna

Aralık – 2012