Hayata ve Gündeme dair…
blog hakkında her türlü iletişim için muyilmaz@gmail.com adresine mail atmanız yeterli…
Aradiginiz hersey hakkinda iyi bir basvuru kaynagi olup,bilgi paylasimini amaçlayan 18martsözlük yazarlarinin resmi blog sayfasidir. 18martsözlük yazarlari bu blog da bilgi paylastikça çogalir mantigini özümseyip, özgün bilgi paylasimi yapmayi amaçlamistir.
sibel
Şubat 7th, 2009 - 15:10
Merhaba;
Ben 2001 Uludağ ünv. Bİlgisayar donanım mezunuyum(önlisans)
Daha önce 2001 yılında Ataköseoğlu ilköğretim okulunda sözleşmeli öğretmenlik görevinde bulumuştum. Şuanda da tekrar MEB’e bağlı bir ilköğretimde sözleşmeli bilgisayar öğretmenliği görevinde bulunmak istiyorum. Daha önceden tecrübem var, kpssP93 sınavından da 2009 yılı 69 puan aldım. Konuyla ilgili nasıl başvuruda bulunabilirim, bilgi almak istiyorum. Yardımcı olursanız çok sevinirim.
Saygılarımla,
Sibel Gültekin
hayrullah çelik
Mart 5th, 2009 - 20:01
ben bir avea hat almak istiyorum ne yapmam lazım
hulusi
Nisan 12th, 2009 - 12:41
Merhaba hocam , Ben http://www.vitaminli.net sahibi. Size oyumu verdim bende Kişisel Bloglar kategorisinde’yim . Sizde bana oyunuzu verirseniz çok sevinirim | http://2009.blogodulleri.com/blog/vitaminli-blog
helin demir
Mayıs 31st, 2009 - 13:32
KARAYILAN’DAN KARA İTİRAFLAR
Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra terör örgütü PKK’nın başına geçen Murat Karayılan, PKK’nın Kandil dağındaki kamplarından yaptığı ve Milliyet gazetesinde yayınlanan açıklamasında, “Silahlı mücadele ve kan dökülmesi geride kalmalıdır” diyerek, “Barış olmasını ümit ediyoruz. Kaçırılmaması gereken bir fırsatın eşiğindeyiz” değerlendirmesini yapmıştı.
Karayılan, “PKK artık ayrılığı savunmamaktadır. Biz Kürtlerin eşit haklara sahip özgür vatandaşlar olarak Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşamasını istiyoruz. Bu bir taktik değildir. Tek isteğimiz Kürtlerin kültürlerinin gereğini özgürce yerine getirebilmesidir. İstedikleri an Türk makamlarıyla görüşmeye hazırız” şeklindeki ılımlı mesajların ardından Londra’da yayınlanan “Şark-Ül Avsat” adlı gazeteye de bu kez tamamen farklı açıklamalarda bulundu. Karayılan, kendilerinin Kandil dağlarında olmasından dolayı Türkiye’nin Kuzey Irak’taki yerel Kürt hükümetinin kurulmasına izin verdiğini öne sürerken, İmralı’da Cezaevi’nde bulunan Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması durumunda bile silah bırakmayacaklarını söyledi.
Bugün gazetesinin haberine göre, “Şark-Ül Avsat” gazetesine konuşan Karayılan, Amerikan yönetiminin Irak’ta İran’a karşı Türkiye’yi desteklediğini ve bu şekilde İran’ın bu ülkede söz sahibi olmasının önüne geçmeye çalıştığını iddia etti. Uzun röportajında sürekli Türkiye’yi suçlayan ve soykırım yapmakla itham eden Karayılan, tüm bunlara rağmen şu anda her zamankinden daha güçlü olduklarını öne sürdü. 2007’de ABD ve İsrail’in istihbarat desteğiyle kendilerine yönelik başlatılan operasyonlardan zaferle çıktıklarını iddia eden Karayılan, ikinci zaferlerinin ise, 29 Mart yerel seçimleri olduğunu belirtti.
DTP ile aralarında bir tür bağlantı olduğunu açıklayan Karayılan, PKK’nın silahlı, DTP’nin ise siyasi bir parti olduğunu kaydederek, son günlerde demeç verdiği İtalyan Televizyonu ve Fransız Le Monde gazetesine de Kürt halkının içinde bulunduğu durumu anlattı. Kürtlerin, Arapların, İranlıların, Ermenilerin, Asurilerin bölgenin asli unsurları olduğunu, Türklerin ise bin yıl önce bölgeye geldiklerini anlatan Karayılan, Ortadoğu’nun AB benzeri bir yapıya kavuşması durumunda Kürtlerin temel haklarını elde edebileceklerini vurguladı.
Kürtçe televizyon ve Kürtçe isimlerin yeniden Kürt köylerine verilmesiyle ilgili elde edilen hakların kendi sayelerinde olduğunu iddia eden Karayılan, buna rağmen tüm gelişmelerin birer makyajdan ibaret olduğuna dikkat çekti.
Üniversite yıllarında Kürtlerin farklı bir millet olduklarını keşfettiklerini, bunu ilk fark edenin ise Öcalan olduğunu öne süren Murat Karayılan, Öcalan’ın 1971 yılında üniversitede okurken Türk tarihi ve Türklerin kökeniyle ilgili konuşan hocaya karşı ayağa kalkarak, “Türkler ve Türkiye’den başka Kürt ve Kürdistan’ın da olduğunu” haykırdığına, bunun sınıfta buz etkisi yaptığına işaret etti.
Yunanistan, Suriye, Ermenistan ve İran gibi ülkelerden yardım aldıkları yönündeki iddiaları reddeden Karayılan, sadece bir dönem Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’dan o ülkede kalmak için yardım aldıklarını, Esad’ın Kürt ve Arap halkları arasında bir köprü oluşturduğunu, ancak daha sonra bazı güçlerin bu ilişkiyi sabote ettiğini de anlattı. Karayılan, 1991 yılına kadar silahlı direniş yaptıklarını, o yıldan itibaren mücadelelerini politik alanda sürdürdüklerini, 7-8 bin savaşçılarının ise sadece savunma amaçlı olarak dağlarda kaldıklarını öne sürdü.
Türkiye’den topyekün bir saldırı olup olmayacağının önümüzdeki ay belli olacağını öne süren Karayılan, bunun da Türkiye’de devam eden tartışmalardan sonra netleşeceğini belirterek, Türkiye’nin kendilerine yönelik kimyasal silah kullandığı yönündeki iddialarla ilgili şu ana kadar ellerinde bir bilgi olmadığını söyledi.
Cemil Bayık’la aralarında ihtilaflar olduğu yönündeki iddiaların uydurma olduğunu ileri süren Karayılan, Öcalan’ın bırakılmasıyla direnişlerinin tamamen bitmeyeceğini, beraberinde geniş çaplı düzenlemelerin yapılması gerektiğini kaydetti.
Kürt sorununun çözümü için olumlu söylemlerden bahseden Karayılan ve arkasındaki PKK’nın, aslında hiç de Hasan Cemal’e verdiği beyanatlardaki gibi samimi olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu. PKK’nın her zamanki tavrında bir değişikliğin olmadığı, şiddet sever yanının sürdüğü yine kanıtlandı. Ve yine PKK’nın, savunduğunu iddia ettiği Kürtler için hiçbir şey yapmadığı, en çok onlara zarar verdiği belgelenmiş oldu.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mayıs 31st, 2009 - 13:33
PKK’NIN AZERBAYCAN’A ÖZEL İLGİSİ
Faaliyetleriyle PKK’nın birliğini ve devamlılığını kuvvetli bir şekilde destekleyen, PKK’nın otonomi çabalarını başarılı kılmak için şiddeti yöntem olarak teşvik eden Danimarka’dan yayın yapan ROJ TV’nin yayın hayatıyla ilgili gelişmeler karmaşık bir seyir halinde devam ediyor.
Tirajı günde 11.000 olan ve Bakü’de yayınlanan muhalefet yanlısı “Yeni Müsavat” gazetesinin” 22 Mayıs 2009 tarihli sayısında “Senan Seyidbeyli” imzasıyla yayınlanan bir haberde; Alman Federal İdare Mahkemesi’nin PKK’ya ait ROJ TV’ye konulan yayın yasağını geçici olarak kaldırdığından bahsediliyor. Leipzig Mahkemesi’nin televizyon yönetiminin konuyla ilgili iki şikayetini incelediği ve mahkeme sona erinceye kadar ROJ TV’nin faaliyetini sürdüreceği bildiriliyor. Mahkemenin ne zaman başlayacağının ise belli olmadığı belirtiliyor.
Merkezi Danimarka’da olan ve 78 ülkede yayınlanan söz konusu televizyonun Ankara ile Kopenhag arasında gerginliğe neden olduğunu, o dönemde yayının Türkiye’nin isteği ile durdurulmasına rağmen Danimarka’nın bunu teknik nedenlerle ilişkilendirdiğini, ancak konuyla ilgili herhangi bir resmi açıklamada bulunulmadığını, ROJ TV’nin kurucusu ve PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Abdülkadir Dilsiz’in Antalya’da evinde yakalandığını hatırlatmakta yarar olduğu, kaydediliyor.
Çok sayıda sahte kimlik ve pasaport kullanan Dilsiz’in Azerbaycan’a da geldiği, birkaç yabancı dil bilen ve internet yayıncılığı uzmanı olarak bilinen anılanın Azerbaycan’da internet üzerinden ROJ TV’ye çıkmak üzere bazı kişilere uzmanlık eğitimi verdiği vurgulanıyor. Ayrıca Kürtçe bilmeyen örgüt üyeleri ile serbest bir şekilde irtibat kurmak için özel bir program hazırlayarak onun kullanılması yollarını öğrettiğine dikkat çekiliyor. Dilsiz’in öğrencileri arasında Bakü Devlet Üniversitesi’nin iki öğrencisinin de olduğuna, söz konusu öğrencilere ROJ TV için Azerbaycan’da röportajlar hazırlama talimatı verildiğine işaret ediliyor.
Bu arada Paris’te PKK’ya ait “Kürt -1 TV”nin de faaliyete başladığı, bahse konu televizyona “PKK’nın kasası” olarak adlandırılan ve Paris mahkemesinin şehirden ayrılmaması için koyduğu yasağa rağmen Viyana’ya, oradan da Irak’ın kuzeyindeki Erbil şehrine kaçmayı başaran Rıza Altun’un başkanlık yapacağı, PKK sempatizanı olarak bilinen Diplomat gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tahir Süleyman’ın, Altun’un iki kez Azerbaycan’a geldiğini ve Kürtçe yayınlanan gazetelerle ilgilendiğini söylediği bildiriliyor. Kürtçe yayınlanan gazetelerin sayısının arttırılmasının önemli olduğunu söyleyen Altun’un aynı zamanda “Kürt 1-TV” ve ROJ TV’nin Azerbaycan temsilciliklerinin oluşturulması gerektiğini vurguladığı aktarılıyor.
Demokrasi dururken şiddetin açtığı yoldan belirsiz bir geleceğe uzanmayı tercih eden ve giderek yalnızlaşan PKK’yı terörist örgüt olarak kabul eden tüm dünya ülkeleri, Türkiye’nin bu konudaki mücadelesini meşru görmekte ve desteklemektedirler. Terörizmle mücadelede küresel işbirliğinden yana olan ülkeler, PKK’ya asla taviz vermedikleri gibi, her geçen gün daha da ciddi önlemler almaya yönelmektedir.
Teröre karşı uluslararası işbirliğinin öneminin her geçen gün artış gösterdiği günümüzde, tarihten bugüne yakın dost olarak kabullendiğimiz Azerbaycan’dan beklenen, terör örgütünün faaliyetleri konusunda gerekli önlemleri alması ve Türkiye’nin teröre karşı haklı mücadelesinde destek olmasıdır.
Helin Demir
helindem@mynet.com
HELİN DEMİR
Eylül 26th, 2009 - 14:19
DTP BİR ÖYLE BİR BÖYLE
Bayramlar birlik ve beraberliğin sembolü olarak bilinir. Bayramda küsler barışır, insanlar birbirleriyle bayramlaşır ve bir dahaki bayramlara ulaşmak için temennilerde bulunulur. İyi dileklerle yapılan konuşmalardan sonra şekerler dağıtılır… Bunların hepsi gelenek ve göreneklerimizdendir. Ancak son günlerde bayramların da maalesef bazı siyasi çekişmelere sahne olduğu, istenildiği gibi yaşanamadığı dikkat çekiyor.
DTP Diyarbakır İl Başkanlığı’nda yaşanan bayramlaşma krizi de buna en güzel örneği teşkil ediyor. DTP Diyarbakır İl Başkanlığı’nın, bayramı memleketi Diyarbakır’da geçiren Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker’in bayramlaşma randevusunu kabul etmediği, basına yansıyan haberler arasında yer alıyor. Eker, kentteki siyasi parti il başkanlıklarını ziyaret etmek isterken, üstelik de ilk olarak DTP’ye gidecek iken, DTP randevu vermeyince görüşmesini iptal ediyor. DTP İl Başkan Yardımcısı Cafer Kan ise, “Bu kadar cenazeler gelip giderken, bu ziyaret doğru olmazdı. Bu yüzden ziyareti iptal ettik. Ayrıca Bakan Eker buraya geldiği zaman tepkiyle karşılaşabilirdi. Bu olumsuzluğun yaşanmasını istemedik. Randevunun iptal edildiğini kendisine bildirdik.” şeklinde ifadeler kullanarak, gerekçelerini açıklıyor. Cafer Kan bu açıklamayı yapmasına yapıyor ama PKK’nın eylemsizlik kararına rağmen hala şiddetten vazgeçmediğini, terörden medet umduğunu unutuyor. Demokratik açılım sürecinin gündemde olduğu şu günlerde herkes elinden gelen her şeyi yapmaya hazırken ve hiç kimse eski günlere dönmek istemezken gelen şehit haberleri, PKK’nın gerçek barıştan yana olmadığını, belki de açılımı istemediğini belli ediyor. DTP Diyarbakır İl Başkanlığı’nın, bayramlaşmayı reddederken, Kürt ve Türklerin yıllarca bir arada yaşadıklarını, birbirlerinden kız alıp verdiklerini, Türkiye’de her türlü devlet görevini başarıyla sürdürdüklerini, her türlü hakka sahip olduklarını ve Kürtlerin savunucusu olduğunu söyleyen terör örgütü PKK ve siyasi uzantısı DTP’nin aslında Kürtleri temsil etmediğini hatırlayamadığı varsayılıyor.
Diyarbakır’da yaşanan bu olumsuzluğun aksine Muş’un Malazgirt ilçesinde DTP’li Belediye Başkanı Mehmet Nuri Balcı’nın şehit Yusuf Ulaş’ın cenazesine katılması, bir nebze de olsa yüreklere su serpiyor. Şehidimizin ailesine taziye ziyaretinde bulunan Balcı’nın, bayram kutlamalarının tümüne de protokol ile birlikte iştirak etmesi ve komandoların tek tek bayramını kutlayarak yanaklarından öpmesi, vatanseverliğin ve kardeşliğin en güzel örneğini teşkil ediyor. “Bayramlarda ayrım yapmadan herkesle bayramlaşmak, kucaklaşmak gerekiyor. Asker- sivil her kesimin başkanıyım. İnsancıl yaklaşımımız inşallah ülkeye barış, sevgi ve kardeşlik getirir. İnşallah güzel günler yakındır” sözleriyle duygularını ifade eden Balcı’nın tavrının diğer DTP’lilere, hatta Kürtlerle Türklerin yakınlığından şüphe duyan herkese örnek olması gerekiyor.
Demokratik açılım ile birlikte DTP’de iyice su yüzüne çıkan ayrışmaların sonunun nereye varacağı herkes tarafından merak ediliyor. DTP’nin açılım konusunda samimi olup olmadığı da bir türlü anlaşılmıyor. Yalnız artık Kürt-Türk herkesin anlaması gereken tek bir şey var o da, hiç kimse terör ve acı istemiyor. Yani yapılması planlanan şeyin adı “açılım” veya ne olursa olsun, herkes tarafından destek görmesi ve Türkiye’yi barış dolu günlere götürmesi bekleniyor. Çağdaş ülkeler seviyesindeki Türkiye’nin, uzaya giden rakipleri varken dünyada önemli bir yer edinebilmesi için, artık terörden uzak ve medeniyete daha yakın yaşayabilmesinin en doğal hakkı olduğu düşünülüyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Eylül 29th, 2009 - 11:27
ÖCALAN’DAN İNCİLER!
Demokratik açılım süreci ile ilgili “Yol Haritası” hazırlayan İmralı sakini Abdullah Öcalan, her gün yeni ve tutarsız fikirlerle gündemde kalmak için çaba gösteriyor. Bir gün PKK’nın muhatap alınması gerektiğini söylüyor, diğer bir gün DTP ve PKK’nın yetersiz olduklarını, bütün sorumluluğun kendisinde olduğunu belirtiyor. Bazen çözümden yana olduğunu vurguluyor, bazen de oturduğu yerden tehditler savuruyor. Peki bu şahıs ne yapmak istiyor? Gerçekten teröre son vermek mi, yoksa şiddeti devam ettirmek mi?
Öcalan’ın Fırat Haber Ajansı’nda 25 Eylül’de yayınlanan “Görüşme Notları” her zaman olduğu gibi çelişkilerle dolu. Öncelikle DTP ve PKK’yı sert ifadelerle eleştiriyor. DTP’nin teorik kavrama düzeyinin kadro yetiştirmek için yetersiz olduğunu aktaran Öcalan, partinin geri kaldığını ve çağa uyum sağlayamadığını vurguluyor. Demokratik çözüm için elinden geleni yapmaya hazır olduğu, ancak DTP ve PKK’nın bütün sorumluluğu kendisinin üzerine yıktıkları ve önünde engel teşkil ettikleri, bunun büyük bir zulüm olduğu, değerlendirmesinde bulunarak, 2005’te de DTP ve PKK’ya çok kızdığını hatırlatıyor. Mücadelenin ciddi yapılması gerektiğini de kendilerine (DTP ve PKK’ya) defalarca söylediğini anlatan Öcalan, “Ya bu işi iyi yapın, ya da bırakın” şeklinde eleştiride bulunduğunu ifade ediyor.
DTP ve PKK’nın bazen çok sivri konuştuğuna, bazen de ne söyleyeceğini bilmediğine işaret eden Öcalan, DTP’nin bu tür siyasi yöntemlerle bundan sonra Kürtlere hitap edemeyeceğini açıklıyor. Yani Öcalan’ın da DTP’den umutsuz olduğu anlaşılıyor.
“DTP ve PKK önderlik yapamıyorlar, kendi önderliklerini oluşturamıyorlar” eleştirisinde de bulunan Öcalan, Ekim’de yapılması planlanan Kürt Konferansı’nın da DTP ve PKK tarafından ciddiye alınmadığını söylüyor.
“Yok sen şunu söyledin, şunu yaptın, ben de bunu söyledim bunu yaptım” anlayışının artık terk edilmesi gerektiğini savunarak, kimin kardeşlikten yana olduğunun ortaya çıkacağını kaydediyor.
Toplumsal uzlaşmanın herkesin yararına olduğu değerlendirmesini de yapan terörist başı, dine vurgu yapmayı da ihmal etmiyor. Müslümanlığın ilkelerinin kardeş olmayı gerektirdiğini kaydederek, Türklerin bölücü siyaset yapmadıklarını, bunun ta 1071’den beri böyle olduğunu bildiriyor.
Buraya kadar demokratik açılımı destekler gibi görünen Öcalan, birden bire görüşmenin ortasında tehditler savurmaya başlıyor. Kırk milyon Kürtle savaşan Türkiye’nin bütün kalamayacağını ve bölüneceğini anlatarak, kent isyanları, halk savaşı çıkabileceğini söylüyor. Bu arada böyle şeyler olursa da hiçbir sorumluluk yüklenmeyeceğini ifade ederek kolayca sıyrılmasını biliyor.
Öcalan aslında, DTP ve PKK’yı açıkça hedef ilan ediyor. Demek ki o da terörden şikayetçi diye düşünürken, bu sefer de tehditler savuruyor, tahrik ediyor. Madem şikayetçi, neden PKK’nın silah bırakmasını istemiyor, neden çözüm için öncelikle terörün son bulmasını salık vermiyor?
Sözde savaşlarının Kürtlere karşı olmadığını belirten Öcalan, PKK ve DTP üçlüsü, kendi aralarında bile anlaşamıyor. Sürekli kavga halindeler. Bir gün öyle, bir gün böyle, bir olumlu, bir olumsuz…Demokratik açılım yolunda, daha ne istedikleri bile belli olmayan bu terör üçlüsü mü muhatap alınacak?
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 1st, 2009 - 16:29
OSMAN ÖCALAN YİNE KONUŞTU: DTP’LİLER, DAĞDAKİLERDEN DAHA PKK’LI
2005 yılında PKK’dan ayrılan ve terörist başı Abdullah Öcalan’ın kardeşi olan Osman Öcalan, son olarak “Kurdistanreport” adlı gazeteye verdiği demeçte, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmek için attığı yapıcı adımlara ışık tutarak, Türk hükümetinin ciddi bir çalışma içerisinde olduğunu, Türkiye’nin bu sorun için yeni bir sayfa açtığını, buna hazır olduğunu, demokratik sürece hız kazandırmayı amaçladığını, Kürtlerin Türkiye’nin bu adımlarını olumlu olarak kabul etmesi gerektiğini, vurgulamıştı. Bu kez de Show TV’ye açıklamalarda bulunarak, DTP’nin PKK ile bağı, özellikle örgüte yakın olan isimler ve açılımın terör örgütüne etkisini değerlendirdi.
DTP’nin perspektifsiz olduğunu ve PKK’nın temsilcisi konumunda faaliyetlerini sürdürdüğünü belirten O.Öcalan, DTP’nin Türkiye’nin büyümesi ve gelişmesi için orijinal bir düşünceye sahip olmadığını kaydetti. DTP’nin tek bir yapı ifade etmediğine değinerek, solcu ve sağcı kanatların birbirlerinden ayrıldığını bildirdi. Solcu kanadı Emine Ayna’nın temsil ettiğine, sağcı tarafı ise Ahmet Türk’ün idare ettiğine işaret eden O.Öcalan, sağcı tarafın aynı zamanda daha demokratik bir yapıya sahip olduğuna dikkat çekti. DTP içerisindeki muhafazakar solcuların kraldan çok kralcı ve dağdakilerden daha fazla PKK’lı olduklarını aktararak, bunların kolay kolay açılım sürecine katkı sağlayamayacaklarını söyledi. DTP içerisinde Emine Ayna, Sevahir Bayındır, Fatma Kurtalan, Sebahat Tuncel gibi isimlerin dağa eğilimli olduğunu, DTP’nin de bu anlamda asla homojen olamayacağını belirtti. “Çözümden yana olanlar, çözüme uzak olanlarca engelleniyor. Bu sebeple birinin atacağı önemli bir adım diğeri tarafından baltalanıyor. Dolayısıyla DTP sürece fazla katkıda bulunamaz” şeklinde konuşan O.Öcalan, Ahmet Türk’ün bağımsız hareket etmesi halinde DTP’nin bölüneceğini vurguladı.
DTP’nin PKK’yı gözeterek hareket ettiğini, PKK’nın rahatsız olabileceği alanlara girmediğini, dolayısıyla bağımsız davranamadığını açıklayan O.Öcalan, bağımsız hareket etmesi halinde Kandil’in anında müdahale ettiğini sözlerine ekledi.
Osman Öcalan, ağabeyinin hazırlamış olduğu yol haritasına da değinerek, 126 sayfalık bir yol haritasının mümkün olmadığını, ancak 5-6 sayfalık bir metnin var olabileceğini, zaten bu metnin de Abdullah Öcalan’ın yeni ideolojik çözümlemelerinden başka bir şey olamayacağını bildirdi. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü konusunda diretilmemesi gerektiğini ve bunun demokratik açılım süreci için “Olmazsa olmaz şart” olarak görülemeyeceğini belirtti.
Osman Öcalan, yeni açıklamalarıyla DTP’nin terörist yapısını açıkça deşifre ederek, açılım konusunda bir katkı sağlayamayacağını değerlendiriyor. İnşallah Osman Öcalan haksız çıkar ve DTP seçmenlerini yanıltır. Bu da Türkiye’nin yararına olur.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 6th, 2009 - 10:53
DTP KONGRESİ’NE PKK HAKİM OLDU
Bir DTP kongresi daha terörle başlayıp terörle son buldu. Binlerce kişinin katılımıyla coşkulu bir şekilde başlayan kongrenin, demokratik açılımın konuşulduğu günlerde gerçekleşmesi, yüreklere bir an olsun “PKK terörünü kınayabilirler” beklentisi düşürmüştü. Ancak beklenen ve umut edilen her zamanki gibi gerçekleşmedi ve terör kongreye damgasını vurdu.
Kongrenin yapıldığı Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda sık sık “PKK halktır halk burada”, “Biji Serok Apo” , “Kürt halkını yaratan PKK’ya Öcalan’a Bin Selam” şeklinde sloganlar atıldı. Hatta Öcalan’ın posterini taşıyan bir grubun kürsüye çıkmak istemesi nedeniyle eş başkan Emine Ayna konuşmasına ara vermek zorunda kaldı. Kongreye katılan kadınların sarı, kırmızı ve yeşil renkli kıyafetleri yine PKK’yı temsil etti. DTP’liler Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürtlere kıyan PKK ve Öcalan’ın muhatap alınmasını istediler. Salonda zaman zaman PKK bayrakları ve Abdullah Öcalan’ın resimleri açıldı. Kısacası DTP’de değişen hiçbir şey olmadı. DTP’liler her fırsatta her ortamda demokratik açılım için ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını belirtseler de bunu yine başaramadılar. Terörü yine kınamadılar, PKK’dan kendilerini yine soyutlayamadılar.
DTP’de madem ki değişen bir şey olmadı, o zaman neden kongre yapma gereği duyuldu? DTP içerisinde çözüm bekleyen bir sürü sorun varken neden terör çığırtkanlığı yapılmaktan vazgeçilmedi? Bu sorular her zaman olduğu gibi çoğaltılabilir ve hepsinin cevabı da “Kandil’den gelen emir nedeniyle” olabilir şeklinde değerlendirildi. Ancak parti içerisinde yaşanan huzursuzluklar, terör ön planda olduğu için gündeme gelemedi, getirilmedi. Oysa ki DTP’nin gelecekteki en büyük ümit kaynağı olan gençlik yapısının, molotof kokteyli ve illegal sloganlar atarak yaptıkları eylemlerde kontrolden çıktıkları, hatta yapılan eylemlerden birinde DTP yöneticilerinden bir şahsın ağabeyinin aracının, ailesi araçta iken yakılmak istendiği, gençliğin yöneticileri dinlemediği, sadece başlarına olumsuz bir şey geldiğinde yöneticilere başvurup çözüm istedikleri vb olaylar, partililer tarafından biliniyordu. Abdullah Öcalan da kongreden önce DTP’yi uyararak, partinin mevcut söylemlerle ve siyasi yöntemlerle Kürtlere hitap edemeyeceğini, DTP’nin bazen çok sivri konuştuğunu ve ne söyleyeceğini bilemediğini belirtmişti. DTP, 3.Olağanüstü Kongresi’nde Öcalan’ı da dinlemedi.
DTP’nin Diyarbakır Teşkilatı’nda çıkar ilişkilerinden doğan anlaşmazlıklar, ciddiyetsiz davranışlar, mali konulardaki yolsuzluk iddiaları kongrede konuşulanlar arasında yer aldı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, sadece kendi yerini korumakla yükümlü olduğunu sergileyerek adeta salonda şov yaptı.
Sonuç olarak kongreden demokratik çözüm beklenirken çözümsüzlükten başka bir şey çıkmadı. DTP yolunu terörden başka bir yöne çeviremedi. İnananlarını bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. Namuslu, inançlı ve onurlu Kürtler, aradıklarını bulamadılar. DTP=PKK eşitliği bozulmadı.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 8th, 2009 - 12:56
PKK’LILARA DUYURULUR: PKK’NIN K
helin demir
Ekim 8th, 2009 - 12:56
PKK’LILARA DUYURULUR: PKK’NIN K
helin demir
Ekim 8th, 2009 - 12:57
PKK’LILARA DUYURULUR: PKK’NIN K
helin demir
Ekim 11th, 2009 - 12:54
PKK’NIN M
helin demir
Ekim 14th, 2009 - 14:46
YİNE DTP YİNE TEHDİT!
Kürt sorununun çözümüne yönelik olarak DTP’nin ılımlı şahıslarınca yapılan açıklamaların, diğer kanatla anlaşmazlıklar yarattığı, parti içinde yoğun kopuşların yaşandığı biliniyor. Demokratik açılımla ilgili çalışmalar hızla sürerken DTP’den gelen sert açıklamalar, bazen tehditsel bir hal alıyor. Durum böyle olunca da DTP’nin klasik tavrı gündemdeki yerini koruyor.
Bu seferki tehdit PKK üyeliğinden yargılanırken milletvekili seçilip tahliye olan Sebahat Tuncel’den geliyor. DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, DTP’nin siyaset dışı bırakılması halinde Türkiye’de yaşanacak kaos ve gerilimden sorumlu olmayacaklarını söylüyor. PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan da Sebahat Tuncel gibi her gün ROJ TV ekranlarından buna benzer tehditler savurarak halkı tahrik ediyor. Öyleyse ikisinin arasında hiçbir fark olmadığı, DTP=PKK eşitliğinin bozulmadığı, hatta Kandil’den gelen emirlerle Tuncel’in ve diğer DTP’lilerin böyle davrandıkları anlaşılıyor.
DTP İstanbul İl Başkanlığı’nda bir basın açıklaması yapan Tuncel, farklı seslerin TBMM’de temsil edilmesi gerektiğini dile getirerek, DTP’nin Türkiye’deki ötekilerin sesi olduğunu kaydediyor. Tuncel aslında “ötekiler” kelimesi ile kendisi ayrımcılık ve bölücülük yapıyor. Yıllarca beraber yaşayan Kürtler ve Türklerin ilişkilerini bozmak için Kürtlere hakaret ediyor. Kürtlerden “ötekiler” diye söz etmesi PKK ve DTP’nin sözde haklarını savunduklarını iddia ettikleri halka saygısızlık olarak değerlendiriliyor.
Sebahat Tuncel konuşmasının devamında, DTP’nin, Kürtlerin destek verdiği bir parti olduğunu, Kürt sorununun çözümünde kilit parti olarak görev aldığını belirtiyor. Tarihi fırsatın yakalandığı şu günlerde madem ki DTP kilit parti ve Kürtleri böylesine çok düşünüyor neden PKK’ya silah bırakmasını söylemiyor? DTP, PKK’ya, PKK da DTP’ye benziyor. Birbirlerinden hiç farkları bulunmuyor.
Milletvekili Tuncel, DTP’nin siyaset dışı bırakılırsa kaos çıkacağını ve gerilimden sorumlu olmayacaklarını, Türkiye’nin belki çok daha gerilere gideceğini bile söylüyor. En başta halkın oylarıyla seçilmiş bir milletvekiline böyle sözler yakışmıyor. Adeta gerilimi tırmandırmak istercesine sarf ettiği bu cümleleri halkı provoke etmek, tahrik etmek için kullanıyor. Bugün Türkiye’de ne Türk ne de Kürt hiç kimse terör istemiyor. Kaos istemiyor. Hele ki 21.yy’da yaşadığımız şu günlerde Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olmak için uğraşırken neden daha geriye gitmek için çabalasın ki?
Kısaca, DTP’de değişen bir şey yok. Seçmenlerinin de DTP’den umudu yok. Bu durumda insanın içinden “Gölge etme başka ihsan istemez” demek geliyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 16th, 2009 - 14:22
DANİMARKA SONUNDA GERÇEĞİ GÖRDÜ, ROJ TV’NİN KAPATILMASI İÇİN İLK ADIM ATILDI
Ağustos ayında Türkiye’yi ziyaret eden eski Danimarka Başbakanı yeni Nato Genel Sekreteri Rasmussen, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile bir araya geldiği ikili görüşme sonrasında kameraların karşısına geçerken, gazetecilerin ROJ TV hakkındaki soruları karşısında zor anlar yaşamış, terörle mücadelenin NATO’nun öncelikleri arasında yer aldığını, ROJ TV’nin Danimarka yasalarına aykırı davrandığına dair net kanıt sunulursa gerekenin yapılacağını, yeni Danimarka hükümetinin de politikasının bu yönde olacağını belirtmişti. Rasmussen’in söylemlerinin bir an önce gerçekleşmesi umut ediliyordu. Son günlerde Danimarka’dan gelen bir haberle, bu umutların suya düşmediği anlaşıldı.
Türkiye’nin, PKK’nın yayın organı gibi çalıştığı hususundaki kanıtları üzerine ROJ TV hakkında soruşturma yürüten Danimarka Savcısı Dorit Borgarg’ın, soruşturmasına son şekli vermek üzere Aralık ayında üçüncü kez Türkiye’ye geleceği bildirildi. Türkiye’nin Kopenhag Büyükelçisi Mehmet Akat, “Sunduğumuz belgeler ve ısrarlı tutumumuz bir noktaya ulaştı. Bu yıl sonunda mahkemeye kapatma için gidip gitmeyeceklerine karar verecekler. Bizim izlenimimiz mahkemeye gidecekleri yönde” dedi. Danimarkalı savcı, geçtiğimiz aylarda da 2 kez Türkiye’ye gelerek, Türk makamların ROJ TV hakkındaki iddialarını içeren bilgi ve belgeleri almıştı.
Türkiye 2004 yılında yayın hayatına geçer geçmez ROJ TV’nin kapatılması için Danimarkalı yetkililer nezdinde girişimlerde bulundu. Ancak Türkiye RTÜK tarafından hazırlanan, Kopenhag Elçiliği üzeri Danimarkalı yetkililer nezdinde yayın içeriğine ilişkin yaptığı şikayet başvurularından hiçbir sonuç alamadı. ROJ TV’nin yayın lisansının bağlı olduğu Danimarka Kültür Bakanlığı Medya Sekreterliği, Türkiye’nin şikayetlerine ilişkin 2 kez yaptığı incelemede, iddiaların asılsız olduğuna, Danimarka yayıncılık yasalarına aykırı herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığına karar vermişti.
ROJ TV’nin yayınların içeriğinden dolayı lisansının iptal edilmesi girişimlerinden sonuç alamayan Türkiye, bu kez terörizmi beslediği gerekçesiyle televizyonun kapatılmasını istedi. 3 yılı aşkındır bundan da sonuç alınamamıştı. “Terörizmi besleyen Türkiye’dir. ROJ TV, devlet terörizmine sessiz kalmayarak deşifre ediyor” diyen ROJ TV, 3 Nisan 2009 tarihli açıklamada şu çağrıda bulunmuştu: “Başta Danimarka olmak üzere ilgili devletlerin Türk devletinin şantaj ve baskıları karşısında boyun eğmeyeceğine olan inancımız tamdır. Danimarka’nın bir hukuk devleti olduğuna inanıyoruz. İsmini başkentinden alan Kopenhag Kriterlerinin bizzat bu ülkede çiğnenmesine müsaade edilmemelidir.”
İşte her gün yayınladığı şiddet içerikli açıklamalarla halkı provoke etmekten başka bir işe yaramayan ROJ TV’nin son günlerdeki yayınlarından örnekler! Okuyun ve gerçekleri bir kez daha görün!
04 Eylül 2009 Kürtçe-Türkçe haberler: Abdullah ÖCALAN, kamuoyunun merakla beklediği yol haritasında çözüm önerilerini altı başlık altında sunduğunu ve yol haritasında üç maddelik bir eylem planının bulunduğunu açıkladı. ‘Kürtlerin mücadelesi var olma mücadelesidir. Halkımız demokratik eylem hakkını sonuna kadar kullanmalıdır’ diyen ÖCALAN, görüşmesinde sürece ilişkin tehlikelere de dikkat çekerek, hem demokratik kamuoyuna ve hem de devlete uyarılarda bulundu. ÖCALAN, ‘Demokratik çözüm gelişmezse, toplu katliamlar yaşanır’ dedi.
08 Ekim 2009 Kürtçe-Türkçe haberler: HPG ve YJA-Star Ana Karargah komutanlıkları, 9 Ekim komplosunu birer açıklamayla lanetledi. Açıklamalarda Kürt halkı topyekün imha saldırılarına karşı yanıt olmaya çağrıldı. Komplocu güçlerin önderleri ÖCALAN ve Kürt halkı üzerindeki saldırılarına devam ederlerse, bunların hesabının mutlaka sorulacağı kaydedildi. HPG, bu noktada tüm varlığıyla kendisini mücadeleye adayan ve uluslararası komplonun boşa çıkmasında büyük rol sahibi olan yurtsever Kürt halkına seslendi. Öncelikle analar başta olmak üzere, tüm kadınlar ve gençler topyekün imha saldırısına karşı yanıt olmaya çağrıldı. YJA-Star Ana Karargah Komutanlığı da 9 Ekim gününün, Kürdün büyük intikam günü olduğunu belirtti ve komplonun bir kader olamayacağı gerçeğiyle, tüm kadın ve genç kızları intikam eylemliklerine katılmaya çağırdı.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 20th, 2009 - 11:22
İRAN UYRUKLU TERÖRİST TÜRKİYE’Yİ TERCİH ETTİ
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ”Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde cezaya hükmolunmaz” ifadesini içeren Türk Ceza Kanunu’nun 221/2 maddesine göre, PKK’dan kaçıp güvenlik güçlerine sığınanların, eğer silahlı eyleme katılmamışlarsa ceza almamaları için etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmaları sağlanıyor. Bundan hareketle de her geçen gün örgütten kaçan ve herhangi bir eyleme katılmayan PKK’lılar teslim olmaya devam ediyor.
Terör örgütü PKK’dan kaçan İran uyruklu Y.E’nin kendi ülkesi yerine Türkiye’ye teslim olduğu bildiriliyor. 2005 yılında katıldığı terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde bulunan kamplarından kaçan İranlı Y.E’nin silahlarıyla birlikte Türkiye’ye sığındığı kaydediliyor.
Tercüman aracılığıyla ifadesi alınan Y.E’nin yaklaşık 4 yıl önce terör örgütüne katıldığını, örgütün kamplarında askeri ve siyasi eğitim aldığını ifade ettiği belirtiliyor.
Örgütte bulunduğu süre içerisinde hiçbir eyleme katılmadığını kaydeden Y.E’nin, yaşadığı sıkıntılar, psikolojik bunalımlar, örgütün sevgiyi suç sayan anlayışı, insanlık dışı uygulamalar, ağır işkenceler ve tutarsız cezalandırmalar gibi nedenlerle terör örgütünden kaçmaya karar verdiği vurgulanıyor.
Eylem hazırlığında bulunan grup içerisinde yer aldığı sırada kaçan Y.E’nin kampta bulunduğunda radyodan duyduğu etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için teslim olduğu aktarılıyor. Ailesi İran/Urumiye’de bulunan Y.E’nin ifadesinde, İran’da terör örgütü PKK üyelerine ağır cezalar verildiği gerekçesiyle teslim olmak için Türkiye’yi tercih ettiğini söylediği açıklanıyor.
Teslim olduğunda üzerinde herhangi bir kimlik bulunmayan İran uyruklu terör örgütü üyesi Y.E’nin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca incelemeye alındığı, Türkiye’de adının karıştığı herhangi bir eylemin tespit edilmediği, kimliğinin doğruluğu için Interpol’e yazı yazıldığı, Interpol’den gelecek cevap paralelinde, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanıp yararlanamayacağı yönünde karar verileceği belirtiliyor.
Çağın çok gerisinde kalan örgütün şiddet eylemleriyle bir yere varamayacağını gören PKK mensupları, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için adeta koşarcasına Türkiye’ye sarılıyor. Gün barış günü!
Helin Demir helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 20th, 2009 - 11:22
BİR ALMAN GAZETECİNİN GÖZÜYLE KÜRT SORUNU
Jan Keetman, Almanya’da gazetecilik yaparken sıkıldığını fark ederek İstanbul’a gelen ve buraya yerleşerek bir Türk ile evlenen, bugün hala Die Presse başta olmak üzere bir çok yere yazı yazan bir gazeteci. Türkiye’ye hayranlığıyla tanınan Keetman, bu ülkede Kürt ve Türklerin uzun zamandır beraber yaşadıklarını, Türkiye’nin büyük, güzel bir ülke olduğunu, Türkler ve Kürtler için artık problemlerin sona ermesi gerektiğini düşünüyor.
Eskiden terörist sözünü çok az kullandığını, bunun siyasi bir terim olduğunu ancak PKK içinde bir terörizm bulunduğunu gördükten sonra yazılarında bu ifadeye yer vermeye başladığını anlatan Alman gazeteci, örgütün yaptığı “Mavi Çarşı” gibi olayları terörizm olarak değerlendirdiğini vurguluyor.
Genel anlamda yazılarında DTP’nin PKK’ya yakınlığının bir sorun oluşturduğuna değinen Keetman, Abdullah Öcalan’ı tanrılaştıran bir kitlenin bulunduğunu, oysa Abdullah Öcalan’ın tanrı olmamasının ötesinde problemli bir kişi olduğunu, zaten en büyük sorunun da bu olduğunu, PKK içerisinde örgütün fikirlerine karşı çıkanların ya dışlandığını ya da öldürüldüğünü aktarıyor.
Demokrasiyi demokratik yöntemlerle kazanmak gerektiğine işaret eden Jan Keetman, PKK’nın silahlı mücadelesi ve taşeronca yapılan terörist işlerinin işe yaramadığına, her kesimden insanların boş yere öldüğüne, Öcalan’ın şimdi demokrasiden bahsetse de bir ara sosyalist olduğuna, yıllar önce verdiği bir röportajdaki konuşmasının İslamcı bir görüntü verdiğine, yıllar içinde sürekli değiştiğine, esasen kendi halkı içinde de demokratik ve kahraman olmadığına ve DTP’nin PKK’ya olan yakınlığı sorununun bir türlü çözülemediğine dikkat çekiyor.
Geçmişte yaşanan örneklerden hareketle Leyla Zana’nın Kürtçe yemin etmesi ve PKK tarafından kullanılan renkleri taşımasının, kısaca provokatif davranmasının yanlış olduğunu açıklayarak, Kürt sorununun sadece Abdullah Öcalan üzerine kurulmasını doğru bulmadığını, Öcalan’ın çok hatalar yaptığını, Kürtlerin Öcalan’dan ayrılması gerektiğini, örgütün artık sadece dağa çıkan, onu fanatik olarak seven kişilerden oluşmadığını, çözümün Öcalan’ın affedilmesi ile gerçekleşmeyeceğini, Kürt ve Türklerin barışmasının önemli olduğunu belirtiyor.
Kürtlerin Almanya’ya 80’lerde siyasi mülteci olarak geldiklerini ve güçlü bir diaspora kurduklarını ifade ederek, o zamanlar Almanya’da bir baskı olmadığını ancak daha sonraki gelişmeler sonunda PKK’nın yasaklandığını, paralarına el konulduğunu, bazı kişilerin yakalandığını ve hapse atıldığını, Türkiye’nin 6 sene Almanya’dan PKK’yı yasaklamasını istediğini ancak Almanya’nın bunu yapmadığını, çok sonra durumun ciddiyetini fark ettiğini, Kürt liderlerin inandırıcılık problemlerinin bulunduğunu kaydediyor.
Alman gazeteci Jan Keetman’ın Kürt sorunu ile ilgili söylemlerinin devamı, M.Serdar Korucu’nun editörlüğünü yaptığı, “Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu” adlı kitapta yer alıyor. Bu kitapta yer alan pek çok ismin uzun yıllar Türkiye’de yaşadıkları, hatta bazılarının ülkelerinde yaşadıklarından daha fazla Türkiye’de zaman geçirdiklerinden bahisle, soruna bakış açılarını incelemekte fayda olduğu değerlendiriliyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 22nd, 2009 - 10:28
EVE DÖNÜŞ SÜRECİ
Terörü bitirmek için yakalanan tarihi fırsata destek verenler ve vermeyenler şöyle dursun, açılım süreci hızla yol almaya devam ediyor. Demokratik süreçte “eve dönüş”ün bir safha olduğu, planın bir parçası olarak değerlendirildiği kaydediliyor.
Açılım sürecinde toplumun her kesiminden destek beklenirken, yöntem ve üslubun çok önemli olduğu her fırsatta vurgulanıyor. Bu süreç çerçevesinde dış temasların da gerekli olduğu, Suriye, Irak ve İran’daki görüşmelerin, önümüzdeki günlerde de devam edeceği söyleniyor.
Güvenlik, yargı ve sağlık boyutuyla her türlü tedbirin alındığı vurgulanan sürecin sabırla olumlu sonuçlar alınmasına doğru ilerleyeceği değerlendirilirken, yanlışlıklar olmaması için herkesin daha sorumlu davranması gerektiği düşünülüyor.
Gerekli hassasiyetlerin gösterilmesi halinde sürecin daha sağlıklı işleyeceği kaydedilirken, artık dağdaki insanların da terörün ve şiddetin çıkmaz sokak olduğunu gördüğü anlaşılıyor.
Eve dönüş süreci ile birlikte alınacak sonuçların geleceğe bırakılacak önemli bir miras olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin terörsüz, huzurlu, refah içinde büyümesinin herkesin ortak arzusu olduğu değerlendiriliyor.
Yapılan açıklamalarda, eve dönüş sürecinin devam edeceği, ilk gelişler ve uygulamaların teşvik edici unsurlar taşıyacağı, Kuzey Irak’ın artık terör örgütü PKK’nın rahat edeceği bir yer olmaktan çıktığı, ilk aşamada 100 ya da 150 kişinin dönüşünün beklendiği söyleniyor.
Birleşmiş Milletler denetimindeki Mahmur Kampı’nda kalanların Türkiye’ye dönüşü konusunun daha önce Türkiye, Irak ve ABD’den oluşan üçlü mekanizma içinde ele alındığı belirtilerek, öncelikle ve özellikle Mahmur Kampı üzerinde yoğunlaşıldığı bildiriliyor.
Türkiye’ye dönenlerin günlük hayata geçişi konusunda çalışmaların sürdüğü vurgulanırken, bir yandan demokratik açılım ve demokrasinin standartlarının yükselmesi, diğer yandan da terörün önlenmesi hedefleniyor.
Bütün bu gelişmelerin yanında silah bırakmadıkça, terör son bulmadıkça, şiddet oldukça, demokratik açılımın zorluk çekeceği, terörün daima özgürlükleri olumsuz yönde etkileyeceği kanaatine varılıyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 22nd, 2009 - 10:29
YABANCI BASINDA KÜRT SORUNU VE DEMOKRATİK AÇILIM
Türkiye’nin, iç ve dış politikadaki gelişmelerle oldukça yoğun bir yılı sürdürdüğü, önceki yıllarda olduğu gibi 2009 yılında da dünya basın yayın organlarının gündeminde önemli bir yer tutmaya devam ettiği kaydediliyor.
İspanya’da yayınlanan “El Periodico” gazetesinin 18 Ekim 2009 tarihli nüshasında bazı resimler de eklenmek suretiyle Kürt sorunu ve demokratik açılım süreci ile ilgili çarpıcı açıklamalara yer veriliyor.
Söz konusu yazıda; 1984 yılından beri Türk Devletine karşı savaşan terör örgütü PKK’nın 40.000’den fazla insanın ölümünden sorumlu olduğu belirtiliyor. 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanışından sonra Türk Ordusu ile terör örgütü arasındaki çatışmaların yoğunluğunun azaldığı, buna rağmen, askerlerin ve sivillerin ölümlerinin kanayan bir yara olarak devam ettiği vurgulanıyor.
Kürt açılımı ya da demokratik açılım sürecinin başlatılması ve siyasi partiler, sendikalar, insan hakları örgütleri ile bu amaçla görüşmelerde bulunulmasının övgü ile söz edilebilecek şeyler oldukları değerlendiriliyor.
Türkiye’deki iyi niyetli söylemlere rağmen özellikle DTP ve sempatizanlarının bahse konu girişimlere şüpheyle yaklaştıkları, hala PKK’nın bu süreçte aracı olması gerektiğini savundukları aktarılıyor.
Bu arada DTP ile hemfikir olmayan Kürtlerin de bulunduğu, “Eğer PKK’nın amacı Kürtlerin haklarını korumaksa neden Kürtleri öldürüyor” sorusunu soranların da mevcut olduğu, PKK mağdurlarının çoğunun Kürt oldukları, özellikle 90’lı yıllarda terör örgütü PKK’nın, hükümetle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle bazı köyleri yok etmeye yemin ettiği ifade ediliyor.
Bingöl Terör Mağdurları Derneği Başkanı Ziya Sözen’in “PKK bir yandan devleti Kürtlerin eğitimi için yatırım yapmamakla suçluyor, diğer taraftan okulları yakıyor, toplu taşıma araçlarını yok ediyor ve öğretmenleri öldürüyor” şeklindeki sözlerinin dikkate değer olduğu, DTP’nin PKK taraftarı ile aleyhtarı aşiretleri karşı karşıya getirmeye çalıştığına değiniliyor.
Esasen son aylarda TRT 6’nın hayata geçirilmesi, güneydoğudaki köylerin eski Kürt isimlerinin tekrar kullanılması ve üniversitelerde Kürtçenin sözünün verilmesi gibi ilerlemelerin kaydedildiği ancak daha yapılması gerekenlerin bulunduğu ve insanların açılıma ilişkin ümitlerinin var olduğu belirtiliyor.
Basın haberlerinden de anlaşıldığı üzere PKK, tüm dünyada terör örgütü olarak kabul ediliyor ve herkes artık terörün bitmesini istiyor. PKK’nın ve siyasi sözcüsü DTP’nin ise tarihi fırsatın yakalandığı şu günlerde mantıklı davranarak, şiddet yolundan geri dönmesi ve barışa sıkıca sarılması bekleniyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ekim 27th, 2009 - 16:08
AÇILIM, DÖNÜŞLER VE TEHDİTLER
Kandil’den inen PKK’lı grubun ve Mahmur’dan gelenlerin Habur Sınır Kapısı’nda teslim alınmalarıyla başlayan ve yer yer provokasyon ve ajitasyon kokan karşılama görüntüleri toplumda ciddi bir hassasiyete yol açmış durumda. Şehit aileleri ve diğer grupların gösterdikleri tepkiler de yadsınamayacak bir şekilde sürüyor. Bu arada geri dönüşlere bir süre ara verildiği belirtiliyor. Avrupa’dan gelecek grup içindekilerin ise belli olduğu ancak güvenlik nedeniyle isimlerinin açıklanmadığı vurgulanıyor. Durum yeteri kadar ciddi ve kırılgan iken, sözde barıştan başka bir şey düşünmediklerini ve görüntülerin kardeşlik göstergesi olduğunu savunan PKK’lılar, basına verdikleri demeçlerde, maalesef samimi olmadıklarını ifade ediyorlar.
PKK’nın yayın organı ROJ TV’de 23 Ekim 2009 tarihinde yayınlanan haber programa katılan PKK’lı Bozan Tekin, “Halkımızın yaptığı barışa duyulan inanç ve sevinçtir. Bunu provokasyon olarak nitelendirebilmek için insanın aklından zorunun olması veya faşist olması gerekir.” diyerek açılımın mimarlarını suçluyor. Devlet yetkililerinin beyanlarını büyük bir oyun olarak niteleyen Tekin, onları uyardıklarını, ateşle oynadıklarını ve altında kalacaklarını söylediklerini, Avrupa’dan gelecek olan grubu da aynı coşkuyla karşılayacaklarını ve sahipleneceklerini, hiç kimsenin bunu engelleyemeyeceğini ve engellemeye kalkışmaması gerektiğini kaydederek açıkça Türkiye’yi tehdit ediyor.
Diğer bir örgüt yöneticisi Mustafa Karasu da, PKK’lıların dönüşleriyle ilgili tehditlerini ilk günden beri sürdürenlerden. Karasu, Fırat Haber Ajansı’na verdiği demeçlerde; “Sil baştan yapılamayacağını, hükümetin bu savaştan kazançlı çıkamayacağını, AKP’nin eski iktidar partileri gibi partiler çöplüğüne atılacağını” bildiriyor. Açılım adı verilen bir iki küçük adımla siyasi meşruiyetin yenilenmek istendiğini, bu temelde iç ve dış kamuoyunun desteği alınıp inkar ve imha politikasının yeni koşullarda sürdürülmesinin amaçlandığını belirten Karasu, açılımın tasfiye amaçlı olduğunu aktarıyor. Nedense PKK’lıların dilinden bir türlü düşmeyen iki küçük kelime, “inkar ve imha”, her fırsatta anlamsız bir şekilde tekrarlanıyor. Gerek ROJ TV ekranlarından her gün her dakika, gerekse PKK’lıların basınla yaptıkları röportajlarda “inkar ve imha” sık sık sarf ediliyor. Oysa Kürtleri inkar eden de yok imha eden de. Bu ülkede Kürtler, bütün devlet görevlerinde yer alabiliyor, özgürce Kürtçe konuşabiliyor, TV seyredebiliyor, tüm vatandaşlar gibi bütün haklardan yararlanabiliyor. PKK üyesi olmaktan cezaevinde tutuklu iken milletvekili seçilen Sebahat Tuncel’in varlığından söz edilebilirken, Türkiye’de hala inkar ve imha kelimelerini kullanmanın anlamsızlığı ise ne yazık ki anlaşılamıyor.
PKK’lı grupların karşılanması sırasındaki görüntüleri “barışa destek sunmak” olarak tanımlayan DTP ise konu ile ilgili bir karar aşamasında bulunuyor. 4 Ekim’deki kongreden sonra ilk kez MYK toplantısında bir araya gelen DTP’liler, yaşanan gelişmeler ve DTP’ye yönelik eleştirileri değerlendirmeye çalışıyor. DTP’nin ne yaparsa yapsın terörü sahiplenmemesi bekleniyor.
Açılım, dönüşler ve tehditler bir kısır döngü halinde sürüyor. Tarihi bir adım atılmış gibi görünüyor. Bundan yararlananlar ya da yararlanamayanların gelecek günlerdeki görüntüleri de merakla izleneceğe benziyor. Araştırmacı yazar ve DTP Yönetim Kurulu Üyesi Faik Bulut, Kürtlerin ortak bir akılla ve evrensel ölçülerde hareket etmesi gerektiğini söyleyerek yeni dönemde yeni sloganlar ile ortaya çıkılmasını, eski talep ve sloganlarla yeni dönemin yürütülemeyeceğini, yaratıcı söylemlerde bulunulmasını öğütlüyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Kasım 16th, 2009 - 17:02
PKK’DA DOMUZ GRİBİ PANİĞİ
Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi ve Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Gaye Usluer, domuz gribinde ülkedeki toplam olgu sayısının 3 bin civarında olduğunun söylendiğini, ancak tahminlerine göre gerçek rakamın bunun en az 10 katı düzeyinde bulunduğunu söylüyor. Usluer, Türkiye’de domuz gribi olan hasta sayısının ne kadar olduğunun şu anda tam olarak bilinmediğini, ancak hızlı bir artışın yaşandığını belirtiyor.
Bu arada terör örgütü PKK’nın da domuz gribi salgınından etkilendiği kaydediliyor. Örgüt içinde sağlıksız koşullardan dolayı düzenli bir hayat yaşanamamasından da hareketle hastalığın her geçen gün yayıldığı, PKK’lıların aşı temin etmek için uğraştığı söyleniyor. Domuz gribinden dolayı ölenlerin sayısında her geçen gün artış olduğu vurgulanırken, teröristlerin öldükleri yerde hemen çukur kazılarak gömüldükleri ve kamp yerlerinin sık sık değiştirilmek zorunda kalındığı, salgın nedeniyle örgüt mensuplarının psikolojik olarak da etkilenerek bunalıma girdikleri aktarılıyor.
PKK Sağlık Komitesi de giderek yayılan domuz gribi konusunda Kürt sağlıkçıları ile kurum ve kuruluşlarını imkanlarını seferber etmeye çağırıyor. PKK yönetimi bu konuda daha hassas ve etik yaklaşım istiyor.
PKK Sağlık Komitesi Fırat Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada; Domuz gribi virüsünün batıdan doğuya yayıldığını ve bu temelde her alanda olduğu gibi yurt dışındaki tüm birimlerde de daha duyarlı ve sorumlu davranılması gerektiğini ifade ediyor.
Kürt sağlıkçılardan imkanlarını seferber etmesini isteyen Sağlık Komitesi şunları belirtiyor: “Halkımızın yaşadığı her yerde, çocuk ve yaşlı kesim başta olmak üzere, toplumumuzu kapsayacak çerçevede sorumlu ve öz verili bir yaklaşım içerisinde olması gerektiği çok açıktır. Çeşitli toplantı ve seminerlerle söz konusu virüs hakkında halkı bilinçlendirmek ve özellikle de pratik önlemlerin alınması noktasında herkesin rolünü oynaması son derece gerekli olmaktadır. Bu bağlamdan hareketle yerel yönetimlerimizin ve yine sivil toplum örgütlerinin de daha aktif bir biçimde rol üslenip bu konuya eğilmelerini bekliyoruz.”
Domuz gribi virüsü hızla yayılırken dağda son derece sağlıksız koşullarda yaşayan PKK mensuplarının da salgından şüphesiz yoğun bir şekilde etkilenecekleri anlaşılıyor. Uygun ortam ve koşullarda yaşamın bu tür olumsuzluklar karşısında tek seçenek olduğu dikkate alındığında, sığınılacak ve barınılacak yerin “dağ” olmadığı gerçeği ile yüz yüze kalınıyor.
Helin Demir helindem@mynet.com
helin demir
Aralık 8th, 2009 - 16:10
ÖCALAN BAHANELERİ NE ZAMAN SONA ERECEK?
Türkiye bugünlerde bir bireyin (Öcalan’ın) yaşam koşullarına ilişkin boş bahanelerle, bir sürü günahsız insanın ölmesine, yaralanmasına neden olan olayların meydana gelmesine anlam veremiyor. DTP’nin böylesine tekil Öcalan’a odaklanmış halini yadırgıyor. Hatta problemli buluyor, kendini değiştirmesini, Öcalan’la araya mesafe koyması gerektiğini söylüyor. Bütün bunlar benim değil, PKK paralelinde yayın yapan Özgür Gündem gazetesinin ifadeleri. Özgür Gündem gazetesine katılmamak gerçekten mümkün değil. Süreci tıkayan, açılımda duraksamalara neden olan en büyük iki etkenin PKK ve DTP olduğunu ne de güzel anlatıyor.
PKK ve DTP’nin teröre başvurmak için bahaneleri her zaman hazır. Bu kez de Öcalan’ın yeni cezaevini beğenmiyorlar. Öcalan’ın ölüm çukuruna yatırıldığını, düşünsel ve sinirsel sisteminin altüst olduğunu söylüyorlar. Bu noktada PKK ve DTP galiba, örgüt içinde yıllarca işbirlikçi ya da aşık oldu diye binlerce teröristin ölüm çukurlarına canlı canlı gömüldüğünü unutuyor. Yani “ölüm çukuru”nu kullanan asıl olarak PKK’nın kendisi. Bu vahşi ve insanlık dışı olaylara çeşitli kitaplarda da bir bir yer veriliyor. Örnek mi istiyorsunuz? Nejdet Buldan tarafından kaleme alınan “PKK’da Kadın Olmak” bunlardan sadece bir tanesi.
Her gün ekranlarından halkı, körpecik gençleri, kadınları, kızları, küçücük çocukları, bir adamın keyfi yerinde değilmiş, odasını beğenmemiş diye sokaklara çağıran ROJ TV’ye ne demeli? Öcalan’a ağır tecrit uygulanıyormuş da, çok zor durumdaymış da, hemen acil heyet gönderilmeliymiş de falan filan. Hep aynı şeyler, aynı yalanlar tekrarlanıp halk kışkırtılıp duruyor. PKK ve DTP herhalde Öcalan’ın pamuklara sarılmasını, ayak parmağının bile yere değmemesini, elini bile kıpırdatmadan yemeğinin ağzına verilmesini bekliyor. Bütün bunlar olurken acaba bu ayrılmaz ikili, Öcalan’ın yıllardır binlerce insanın ölümünden sorumlu baş aktör olduğunu, onun mutlu olması için halktan kesilen vergilerle yapılan kaç milyon dolarlık cezaevinde yaşadığını unutuyor mu? Aslında tabi ki unutmuyor ama her zaman daha çok istemeyi, arsız olmayı bildikleri ve yüzsüz oldukları için kudurup duruyorlar.
Bu arada DTP’nin, molotof eyleminde hayatını kaybeden Serap’ın ailesine taziye ziyareti yapmak istediği, özür dileyeceği belirtiliyor. DTP hem tahrik ediyor, olayların çıkmasına sebep oluyor hem de hiç utanmadan vicdansızca özür dilemeye kalkıyor. Hapisteki bir caninin mutluluğu bir Serap’ın canından daha mı kıymetli? Günahsız Serap ölünce, bir sürü insan yaralanınca, araçlar yakılınca Öcalan ve onu korumaya çalışanlar huzur mu buluyorlar? Bunları hangi özgürlük talepleriyle, hangi demokratik taleplerle izah edecekler? Zavallı ve eylemlere katılan, hatta katılmak zorunda bırakılan Kürt halkı Öcalan’ın aslında mutlu olduğunu ama halkın umrunda bile olmadığını, daha doğrusu Öcalan’ın oyuncağı olduğunu ne zaman anlayacak?
Ve son olarak Tokat’ta gerçekleşen ve 7 askerimizin şehit olduğu eyleme bakıyorum. Yine mi Öcalan bahanesi? Yetmedi mi yıllardır Öcalan’ın doğum günü, Kenya’da yakalanışının yıldönümü, Suriye’den çıkarılışı, sağlık durumu gibi bahaneler? Bu bahaneler yüzünden daha ne kadar insan zarar görecek? Daha ne kadar insan ölecek?
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Aralık 9th, 2009 - 17:56
BU MU AÇILIM?
İnsanlık dışı saldırı sonucu 7 gencimizi daha yitirdik. 7 ailenin yürekleri yandı. Sadece onların değil 70 milyonun yüreği de yandı. Türkiye’nin her yerinde hain eylemi kınayan yürüyüşler, gösteriler yapıldı. Halk tepkisini her yerde dile getirdi. Molotof eylemi yüzünden hayatını kaybeden Serap için de aynı duygular paylaşıldı. Hepimiz tek yürek olduk. Ancak bütün bunları paylaşmayan iki unsur vardı: PKK ve tabi ki DTP.
Tokat’tan gelen şehit haberleri Türkiye’yi sarsarken Şanlıurfa’da yaşananlar PKK ve DTP beraberliğini bir kez daha kanıtladı. Kandil’den inen ve Mahmur’dan dönen PKK’lılar Suruç’u ziyaret ederken yine Öcalan ve PKK lehine slogan attılar. Hatta bir dönem Ülkücü gençlerin kullandığı “ova ve yuva” sloganını kullandılar: “Suruç ovası, Apocular yuvası.”. Açılım kapsamında etkin pişmanlıktan yararlanmak için geldiler, herhangi bir eyleme katılmadıkları belirtildi, barış elçileri oldukları söylendi durdu. Ancak bir türlü, her gün insanlarımızı yitirdiğimiz terörün nedeni ve sahibi PKK’yı ve onun hapisteki temsilcisini övmekten vazgeçemediler. Kendilerini zafer işareti ve sloganlar eşliğinde karşılayanlar ise yine her zamanki gibi DTP’li başkan ve üyelerdi. 7 PKK’lı, karşılayanlarla tek tek tokalaşarak Suruç’ta bir düğün salonunda DTP üyelerinin düzenlediği toplantıya katıldılar. 7 ailenin evinde yakılan ağıtlar kulakları tırmalarken, salondakiler utanmadan PKK’lıları alkışladılar. Ve her zamanki gibi samimiyetlere, inançlara, her türlü iyi niyete gölge düşürdüler.
DTP’nin anladığı açılım PKK’yı övmekten geçer, Öcalan’ın keyfinden geçer, provokasyondan geçer, terörden geçer anlayışıyla Denizli’de de halkın tahammülünü zorlayan bir olay gerçekleşti. Denizli’de DTP İl Başkanı sokağın ortasında mikrofonla “Öcalan’a gerekli değer verilmeli” deyince halk tarafından sert tepkiyle karşılandı. Hayatı boyunca kendinden başkasını düşünmeyen, kendi çıkarları için Kürtleri öne sürmekten hiçbir zaman çekinmeyen, Kürtlere asla değer vermeyen ve en çok da onlara zarar veren Öcalan’a gerekli değerin verilmesini isteyecek kadar alçalan bir DTP’linin açılımdan yana olduğunu söylemek yine mümkün olmadı.
PKK ve DTP şimdiye kadar hep açılımdan yana olduğunu söyledi. Ama söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmadı. Sürekli bahaneler çıkardılar. Hep daha fazlasını istediler. Hiçbir yapılanı beğenmediler. Dağa çağrıldıklarını, hatta açılımın bittiğini bile söylediler. İşte bu yüzden herkesin aklına “Bu mu açılım?” sorusu geldi.
Helin Demir
helindem@mynet.com
şükrü merdanoğlu
Aralık 12th, 2009 - 15:08
helin demir sen isminin kürtçe olduğunu ve anlamının yuva olduğunu biliyormusun?peki bölgede yuvası yıkılan,yakılan ve göçe zorlanan insanların acısını bilirmisin?konuşmak ve bilmediğin bir konu hakkında yorum yapmak çok kolaydır.ben diyarbakırlıyım ve kürdüm bununlada gurur duyarım.ben diyarbakırın bismil ilçesinde 2001-2004 yıllarında ak parti ilçe başkanlığı yaptım ve 2004 yerel seçimlerde ak partiden belediye başkan aday adayı oldum,başbakanın prensip kararından dolayı aday olamadım.2009 yerel seçimlerde ak parti belediye başkan adayı oldum ve kaybettim.seçimden çok referandum olam bu seçimde aday olarak bismilin tamamını dolaştım ve oy istedim hiçkimse bana sana oy vermiyoruz demediler.söyledikleri tekşey seni severiz,bu halh seni çok sever ama biz akp ye oy vermeyeceğiz dediler.ben siyasi hayatım boyunca büyük bir hata yaptım oda bu dönemde ve süreçte dtp ye karşı aday olmamdı.bugün dtp nin kapatılmasını esefle izledim ve şiddetle kınıyorum.ben onların yani dtp lilerin dolayısıyla halkım yanındayım.helin hanım konuşurken yada yorum yazarken tek yanlı yazmayın bilmediğiniz o kadar çok şey varki buradan yazmak mümkün değil.bölgede yaşanan faili belli cinayetler,bakirelikleri coplarla alınan kızlar ve kadınlar,dışkı yedirilen insanları siz bilemezsiniz.evinden alınan ve bir köprü altında yada bir dere altında cesetleri bulunan musa anterleri,vedat aydınları,mehmet sincanların kimler tarafından öldürüldüğünü bilemezsiniz.oturduğunuz yerden yorum yapmak kolaydır.vatan,millet,sakarya nidalarıyla nereye varacaksınız.”DOĞUDA DOĞMAK SUÇSA EN BÜYÜK SUÇLU GÜNEŞTİR”helin hanım…..
şükrü merdanoğlu
Aralık 14th, 2009 - 18:11
sanırım bu konuda helin hanımdan başka kimse yarum yapmıyor.helin hanım meydanı boş bulmuş cirit atıyor.kolay gelsin.
helin demir
Aralık 16th, 2009 - 12:43
PKK’NIN PROVOKASYONLARINA KAPILMAYALIM, SAĞ DUYULU OLALIM!
Terör örgütü PKK sempatizanlarının Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki hücresini bahane ederek başlattığı sokak eylemlerinin DTP’nin kapatılmasının ardından ivme kazandığı görülüyor.
DTP’nin kapatılmasından sonra bunu bahane eden kişiler olay çıkarmaya, ortalığı birbirine katmaya devam ediyor. Bazı vatandaşların satırlı, baltalı, döner bıçaklı tepki göstermeleri korku dolu anların yaşanmasına neden oluyor.
Terör uzmanları PKK’nın yeni bir strateji izlediğini belirtiyor. PKK’nın yeni stratejisi “karşı şiddet oluşturmak” diyen uzmanlara göre PKK’nın, bu tür eylemleri provokasyon amaçlı yaptığı, vatandaşların sağ duyulu davranması gerektiği vurgulanıyor. PKK’nın sokakları tahrik etme stratejisinin olgunlaştığını ve uygulama safhasına geldiğini söyleyen uluslararası güvenlik uzmanı Doç. Dr. Sedat Laçiner, sokak çatışması riskinin olabilecek en yüksek seviyeye çıktığını, benzer olayların geçmişte de yaşandığını, bazen PKK’lı görülen kişilerin milliyetçi tarafta yer alabildiğini, provokatif maksatlı silah kullandığını bildiriyor. Sokak çatışmalarını terör örgütünün yeni planı olarak yorumlayan Mahir Kaynak ise tahriklerin arkasındaki güçlerin iyi tespit edilmesi gerektiğini, devletin güvenlik güçleri bulunduğunu ve vatandaşların tahriklere kapılmaması gerektiğini kaydediyor.(Kanal a haber)
Zaman gazetesinde yer alan habere göre yaklaşık 200 kişilik grubun İstanbul Beyoğlu’nda DTP binası önünde toplandığı, eski DTP İstanbul İl Eşbaşkanı Mustafa Avcı’nın burada yaptığı basın açıklamasında; Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararının demokrasiyi sindirmek amacını taşıdığını öne sürdüğü, Avcı’nın açıklamalarının ardından yüzleri maskeli DTP’li bir grubun taş ve molotof kokteylleriyle çevreye saldırdığı, bunu gören sokak sakinlerinin ellerine geçirdikleri balta, sopa ve döner bıçaklarıyla göstericileri kovaladıkları, araya karışan bazı kişilerin ise silah çekip ateş açtıkları kaydediliyor. Hem tahrik edici konuşmalar yapan hem de gerginliğin düşmesinden yana olduklarını savunan DTP’li Avcı bile, kışkırtma girişimlerinin provokatörlerin işi olduğunu ileri sürüyor.
İlk olarak Abdullah Öcalan’ın koğuşunun küçüldüğü iddiasıyla başlayan eylemlerin kamuoyunu gerdiği, günlerce sokaklarda terör estirildiği, bazı DTP’li milletvekillerinin tehdit kokan açıklamalarının olayları boyutlandırdığı, dükkanların taşlandığı, belediye otobüslerine molotoflar atıldığı, 17 yaşındaki Serap’ın molotoflar yüzünden hayatını kaybettiği, Diyarbakır’daki gösterilerde Aydın Erdem’in nerden geldiği belli olmayan bir kurşunla öldüğü, Tokat’ta 7 Mehmetçiğin şehit edildiği, hain pusuya yönelik protesto eylemlerinin yapıldığı, DTP’nin kapatılması ve siyasi yasaklar getirilmesiyle sokaklardaki eylemlerin başlaması…Bunlar provokasyonun gelişiminin kısa bir özeti. Bir de son olarak Muş’ta yaşananlar, ölümler, yaralanmalar provokasyonun nelere sebep olduğunu anlamamıza yetiyor da artıyor bile.
Bir taraftan demokrasi ve hukuktan yana olduğunu söyleyen, diğer taraftan esnafın ticaret yapmasını tehditle ortadan kaldırarak demokrasi ile ekonomiyi birlikte eşit götürmemek için çaba gösteren, nedense Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğü konularında çağdaş standartların yakalandığı bir ortamda adeta paniğe kapılan terör örgütü PKK’nın gerçekleştirdiği eylemler, üzerinde yaşadığımız topraklara maddi manevi zarar vermekten başka bir işe yaramıyor. PKK, Kürt halkının çıkarları için var olduğunu iddia etse de yine her zamanki gibi en büyük kötülüğü Kürtlere yapıyor.
Toplum olarak birlik ve beraberliğe, kardeşliğe ihtiyacımız olduğu bu günlerde, örgütün tahriklerine kapılmayalım, sağ duyulu olalım, yalan yanlış bahanelere inanarak boşu boşuna birbirimizi kırmayalım, barış ve huzur içinde yaşayalım. Tarihten beri süregelen ilişkilerimizi bozmayalım, terörden uzak duralım, kan ve gözyaşına sebep olmayalım.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Aralık 18th, 2009 - 14:55
DAĞDAN İNEN PKK’LININ KÜSTAH AÇIKLAMALARI
Abdullah Öcalan’ın çağrısı doğrultusunda Türkiye’ye Kandil ve Mahmur’dan gönderilerek 19 Ekim’de Habur Sınır Kapısı’ndan üniformalarla giriş yapan ve evlerine dönmedikleri, barış mücadelesini yükseltmek için canlarını feda ettikleri söylenen “Barış Grupları”nın üyeleri, provokasyon amaçlı faaliyetlerine devam ediyor.
Türkiye’ye gelen 34 kişilik PKK’lı gruptan Mahmur Kampı’ndan gelen grubun sözcüsü Nurettin Turgut, 21 Aralık’ta Erbil’de yapılacak, ABD, Türkiye ve Iraklı yetkililerin katılacakları “Mahmur Zirvesi”nin tasfiyeyi amaçladığını belirtiyor. Mahmur’dan dönüşleri Öcalan’ın koşullarına bağlayan Turgut, “Abdullah Öcalan’ın İmralı işkence sistemi daha da ağırlaştırılırken Mahmur halkının dönmesi nasıl istenebilir?” diyerek açıkça PKK’nın sözcülüğünü yapıyor. İHD Diyarbakır Şubesi’nde, Mahmur’dan gelen 11 kişi ile basın toplantısı düzenleyen Turgut, 1991-1994 yılları arasında Türkiye’nin uyguladığı baskı, sindirme, köy boşaltma, koruculaştırma politikası ve işlenen faili meçhul cinayetler nedeniyle Irak’a göç etmek zorunda kaldıklarını bile iddia edecek kadar alçaklaşıyor. Turgut, Türkiye’den göç eden 18 bin kişiden 11 bin kişinin Mahmur Kampı’nda yaşadığını hatırlatarak, “Bu 18 yıllık süreçte TC’nin sistemli ve süreklilik arz eden bir biçimde diplomatik, ekonomik ve askeri alanlarda baskılarına maruz kaldıklarını, gelinen aşamada Türkiye yönetiminin bu politikaya ABD, Irak ve Federal Kürdistan yönetimini ortak etme çabasında olduğunu, bunu başarabilmek için de BM denetiminde sivil olan Mahmur halkını şiddetle, terörle ilişkilendirme çabası içerisinde bulunduğunu, böyle bir çabayla sorunların çözümünden çok çözümsüzlüğü dayattığını” vurguluyor.
Konuşmalarıyla her gün ROJ TV ekranlarından halkı her fırsatta zehirleyen terör örgütü PKK yöneticilerinden bir farkı olmayan Nurettin Turgut, zirveye katılacakların Türkiye’ye verecekleri desteğin başta kampta yaşayanlar ve Kürt halkı için acı sonuçlar doğuracağından bile bahsediyor. Mahmur Mülteci Kampı’ndan dönüşlerin sağlanması için Kürt dilinin eğitim dili olarak kabul edilmesi şartını öne süren Turgut, daha da ileri giderek ve söylediğini kulakları duymayarak Türkiye’nin, mülteci konumuna düşen ve Mahmur Kampı’nda kalan insanlardan özür dilemesini istiyor. Türkiye’ye gelişlerinde “aradıklarını bulamadıkları” değerlendirmesini de yapan Turgut, özgürlükçü bir çözüm olmadığı sürece bir tek insanın bile gelişine inanmadıklarını kaydediyor.
Türkiye’ye gelişlerinde yaşanan tepkileri de değerlendiren Turgut, sürecin sonuçları ile çok ağır olduğuna, şu an itibariyle pek olumlu gelişmelerin yaşandığının söylenemeyeceğine dikkat çekerek memnuniyetsizliklerini dile getiriyor.
Barışa katkı sunmaktan başka bir amaç gütmediğini belirten eski PKK’lılardan birine ait olan bu açıklamaların, PKK’nın söylemleriyle tıpa tıp aynı olduğu görülürken, gerçek barıştan yana olanların provokatörlere karşı dikkatli olmaları ve vicdanlarının sesine kulak vererek doğru yoldan ayrılmamaları gerekiyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Aralık 22nd, 2009 - 17:08
ÖCALAN MI LİDER?
İmralı’da kendisi için milyonlarca dolar harcanarak yapılan yeni cezaevini beğenmemesi, bunu bahane eden örgüt yandaşlarının çıkardığı vicdansız olaylar, Tokat’ta 7 askerin şehit edilmesi ve DTP’nin kapatılması gibi son günlerde yaşanan olaylar süresince Abdullah Öcalan’ın hiç olmadığı kadar gündemde kaldığı görülüyor.
Nasname sitesinde yer alan bir habere göre tam bu süreçte Taraf gazetesi yazarı Doç Dr.Önder Aytaç, Öcalan’ın durumunu masaya yatırarak önemli açıklamalarda bulunuyor. Açılımın akamete uğramasında ve DTP’nin kapatılmasında DTP’li yöneticiler tarafından sarfedilen “Açılımda Abdullah Öcalan’ı muhatap alın. Öcalan Kürt milletinin lideri” sözlerinin etkili olduğu belirtiliyor. Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı açıklamaların da en az DTP’lilerin söylemleri kadar etki yarattığı biliniyor. Önder Aytaç, Öcalan’ın lider değil psikopat olduğunu belirtiyor. 11 yıldır içeride olan Öcalan’ın Kürt halkı için bir şey yapmadığını, 1 gün bile Kürt milleti için açlık grevi yapan bir insan olmadığını, 1 gün bile Kürt haklarının daha iyiye gitmiş olması için mücadele vermediğini kaydediyor. Öcalan’ın kendisini Barzani ve Talabani ile kıyaslayan, tamamen psikopat derecesine varmış liderlik düşüncesi içinde kendisini tek önder olarak gördüğünü hatta peygamberliğe kadar yükseltmiş ve alabildiğine Kürt tabanını, Kürt insanını aşağılayan bir tavır içinde olduğunu açıklıyor. Aytaç ayrıca, PKK’nın şehirlerde gerçekleştirdiği eylemlerin arkasındaki isim olarak bilinen ve Kürt gençlerinin ölmesinden zevk alan Sabri Ok’a da seslenerek “Kürt gençlerinden elini çek” uyarısında bulunuyor.
Saygı Öztürk tarafından kaleme alınan “Apo Olayının Perde Arkası” başlıklı kitapta da Abdullah Öcalan’ın PKK’nın sözde ünlü komutanlarına yönelik değerlendirmeleri, dikkat çekici bir ayrıntı olarak okuyuculara sunuluyor. Abdullah Öcalan, PKK’nın sözde komutanlarını yakından tanıyor. Onların yapılarını, karakterlerini çok iyi biliyor. Apo’ya göre lider kadronun önemli bir kısmının son derece yetersiz, kişiliksiz ve askeri yönden zayıf olduğu değerlendiriliyor. Kısaca Apo kendinden başka hiç kimseyi sevmiyor, sevemiyor. Örgütsel faaliyet içerisindeyken de kendi çıkarları için bazılarına yaklaştığı görülüyor.
Abdullah Öcalan’ın binlerce örgüt mensubunun infaz emrini verdiği biliniyor. Ajan ya da işbirlikçi oldukları gerekçesiyle dağlarda diri diri çukurlara gömülenler, intihar etti denilerek uçurumdan atılanlar, cinsel ilişkiyi kabul etmemeleri nedeniyle hücrelere tıkılanlar ve hastalanınca ölüme terk edilerek bir yere bırakılanlar ya da öldükleri yerde bırakılıp kaçılanlar ise Öcalan’ın marifetlerinden sadece bazıları.
Açılım sürecinin başlamasından bu yana Öcalan’ın DTP’lileri de sürekli eleştirdiği, adeta bir oyuncak gibi parmağında oynattığı dikkatlerden kaçmıyor. “Çözüm olmazsa ayrılığı konuşuruz” şeklinde açıklama yapan Aysel Tuğluk’u eleştiren Öcalan’ın, DTP’lilerin bazen ne konuştuklarını bilmediklerini, bu şahısların Kürt halkını temsil etmekten bile aciz olduklarını söylediği akıllardan bir an bile olsun gitmiyor. Son günlerde de istifa edecekleri yönünde açıklama yapan DTP’lilere emir vererek bu kararlarından vazgeçmelerini istemesi ortalığı bir kez daha karıştırmaya yönelik çabalarını kanıtlıyor.
Yıllarca terör örgütü PKK mensuplarınca lider olduğu söylenen, örgütün son zamanlardaki siyasi temsilcisi DTP tarafından mutlaka dikkate alınması gerektiği belirtilen Öcalan’ın aslında liderlik vasfıyla yakından uzaktan ilgisi bulunmayan, sadece kendi çıkarlarını düşünen, vasıfsız ve yetersiz bir insan olduğu anlaşılıyor. Lider olan bir insanın arkasındaki kadrolarını her şeyden önce koruması, argo tabirle satmaması ve sözümün arkasındayım cümlesini söyleyebilmesi gerekiyor. Öcalan’da bunların hiçbiri mevcut olmadığından insanın “Öcalan mı lider?” diye sorası geliyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ocak 18th, 2010 - 17:41
İSVEÇ BASININDA KÜRT SORUNU VE PKK İLE MÜCADELEDE TÜRKİYE-İSVEÇ İŞBİRLİĞİ
İsveç’in PKK ile mücadelede sorunların çözümünden yana olduğu ve Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğe hazır hale gelmesini istediği İsveçli politikacılar ve düşünürler tarafından her fırsatta dile getiriliyor. İsveçliler kapatılan DTP’nin terör örgütü PKK ile bağlantısı olduğunu kabul ediyor, TRT 6′nın yayınları İsveç’te olumlu bir gelişme olarak algılanıyor, İsveç’teki çok sayıdaki Kürt kökenli vatandaşın Roj TV yerine TRT 6′yı izlemeye başladığı söyleniyor. Bu arada İsveç basınında Türkiye’de yaşanan demokratik açılım sürecine yoğun bir şekilde yer veriliyor.
Bağımsız liberal “Expressen” gazetesinde yayınlanan son yazılarda da Kürt sorunu, açılım süreci ve uluslararası işbirliği konularından bahsediliyor. “Gunilla Brodrej” ve “Kassem Hamade” imzalı yazılarda; 20 yıl önce Saddam Hüseyin’in Kimyasal Ali yönetimi altında Irak’ın Halepçe şehrine zehirli gaz saldırısı yapmasından sonra 10 binlerce Kürdün Türkiye’ye göç ettiği, Diyarbakır’da kurulan mülteci kamplarında çocuklar için okullar açıldığı belirtiliyor.
Türkiye’nin AB’ye yaklaşmasının ise yaşanan başka olumlu bir olay olduğu, AB’nin Türkiye’yi kabul etmesini sağlamak amacıyla TC’nin Kürtlerin haklarını yerine getirme görevini üzerine aldığı, bu konuda gerçekten ilerleme sağlandığını söylemenin mümkün olduğu bildiriliyor.
Ülkedeki Kürt muhalefetin artık dağların kendilerinin tek dostu olduğu ağıtını bırakarak yeni parti BDP’ye katıldığı, yaklaşık on televizyon kanalının Kürtçe yayın yaptığı, yayınevlerinin Kürtçe kitaplar yayınladığı, Kürt internet sayfalarının sayısının gün geçtikçe arttığı ve Kürt aydınlarının dünya çapında kendilerini organize ettiği, aylık yayınlanan “Le Monde Diplomatique” dergisinin de Kürtçe yayınlandığı hususları üzerinde duruluyor.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “İsveç ile ilişkilerimizin çok iyi olduğu, İsveç’in aralarında demokratikleşme ve düşünce özgürlüğünün de bulunduğu bir çok alanda Türkiye’ye destek verdiği, bazı AB ülkelerinin terör örgütü PKK’ya destek vermelerinden rahatsızlık duyulduğu, bunların önde gelenlerinin PKK’ya yakınlığıyla tanınan ve ROJ TV adlı televizyon kanalının yayınına izin veren Hollanda ve Danimarka olduğu, eskiden PKK’nın İsveç’te terörist faaliyetlerde bulunduğu, şimdi ise bu suçlulara karşı İsveç ile işbirliği içinde olunduğu, İsveç’in PKK konusunu doğru şekilde ele aldığı, Kürt sorununun hassas bir konu olduğunu” ifade ettiği kaydediliyor.
Türk istatistiklerine göre Türkiye’de bulunan 74.8 milyonluk nüfusun 10 milyonunu Kürtlerin oluşturduğuna değinilerek silah bırakanların köylerine ve topluma döndükleri ancak bunu muzaffer edasıyla kışkırtıcı bir tutumla yapmalarının ülkede rahatsızlık yarattığına işaret ediliyor.
Yazılarda ayrıca Türkiye’de 2007 yılından beri Kürt sorunu konusunda bir çok reform yapıldığı, geçen yıl devlet kanalı TRT’ye Kürtçe, Arapça ve Farsça yayın yapma izni verildiği, reformlara devam edileceği hususlarına dikkat çekiliyor.
İsveç ve AB’nin, Türkiye’nin Kürtler de dahil olmak üzere bütün vatandaşlarının temel haklarına yönelik demokratik reformları gerçekleştirmek için açık bir isteklilik gösterdiği girişimler hakkındaki takdirlerini dile getirdiği biliniyor. Artık bütün siyasi unsurların Türkiye’de sürmekte olan demokratikleşme süreci için gerçekleştirilmesi gereken reformlar hususunda yapıcı diyaloga katkıda bulunacak şekilde faaliyet göstermeleri, aynı zamanda konuyla ilgili siyasetçilerin de hem AB hem Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanımlanan PKK ile aralarına açıkça mesafe koymaları önemle gerekiyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mart 11th, 2010 - 10:24
AMERİKALI UZMANDAN TÜRKİYE’YE KÜRT SORUNU KONUSUNDA ÖVGÜ
Bölgede ve dünyada yaşanan değişim sürecinin etkisiyle, Türkiye Kürt sorununun çözümü bakımından önemli bir noktaya gelmiş durumda bulunuyor. 29 Temmuz 2009 tarihinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın verdiği startla başlayan Kürt açılımı, sonraki adıyla demokratik açılım, Türkiye’nin barış, demokrasi ve Kürt sorununun çözümü yönünde şimdiye kadar attığı en önemli adımlardan biri olarak yorumlanıyor. Kürt sorununun özgür bir biçimde tartışılmaya açılmasının sorunun çözümü için gerekli atmosferin oluşmasına katkıda bulunduğu biliniyor. Demokratik açılımla ilgili çalışmalar son hızla sürerken olumlu-olumsuz tepkiler de gündemdeki yerini koruyor. Amerikalı uzman Graham Fuller’in görüşleri de olumlu tepkilerden bir tanesi olarak basında yer alıyor.
Türkiye ve Orta Doğu üzerine çalışmalarıyla tanınan ve bir süre önce Washington’da bir toplantıya katılan Amerikalı uzman Graham Fuller, Amerika’nın Sesi Radyosu’nda 09 Mart 2010 tarihinde yayınlanan açıklamasında; Türkiye’de Kürt sorununun çözümü yönünde kaydedilen ilerlemeyi övüyor. Demokratik açılımın bazı açılardan başarısızlığa uğradığını söyleyen Graham Fuller, buna rağmen Türkiye’de bu konuda bir değişim yaşandığını belirtiyor.
12 yıl önce Lehigh Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Henri Barkey ile birlikte Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili bir kitap yazdığını hatırlatan Fuller, “Bu kitapta Türk toplumunun Kürtlerin varlığını tanıması ve Kürt kültürüne saygılı olması gerektiğini savunduğunu” ifade ediyor. Graham Fuller, şimdi gelinen noktada Kürtlerin varlığının kabul edildiğini, Kürt, Kürtçe ve Kürt tarihi gibi terimlerin masaya yatırıldığını kaydederek, bu tamamlananların işin % 75’ini oluşturduğunu söylüyor.
Amerika’nın Sesi Kürtçe servisine konuşan Graham Fuller, bütün bu gelişmelerin önemli olduğunu vurgulayarak son yaşanan ilerlemeleri PKK ya da başka kesimlerin istismar etmesinden kaygılandığını aktarıyor. Açılımın başarısızlığa uğraması halinde ise barış yanlısı Kürtlerin önemli fırsatlar kaçıracağını savunuyor. Bu nedenle BDP’nin ılımlı politikalar izleyerek kendini terör örgütü PKK’dan uzaklaştırması gerektiğini bildiriyor.
Graham Fuller İmralı sakini Abdullah Öcalan’ın da barışçı sürece katılmayı arzu edebileceğine işaret ederek, dışlanmak istemeyeceğini düşünüyor.
Uzun yıllardan sonra Kürt sorununun demokratik biçimde çözümüne dair adımların atılması çok önemli bir gelişme olarak yorumlanırken, barış ve çözümü destekleyenlerin fikirsel katkıları konuya daha bir anlam ve önem katıyor. Demokratik açılımın başarılı sonuçlara ulaşabilmesi için terör örgütü PKK’nın kesinlikle silahlara veda etmesi “olmazsa olmaz” koşul sayılırken, dış devletlerin bu konudaki destekleri, Avrupa’da çeşitli ülkelerde gerçekleşen son operasyonlar, uluslararası işbirliğinin önemini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mart 11th, 2010 - 10:25
SÖZDE KÜRT LİDERLER
Araştırmacı gazeteciliğin günümüzdeki önderlerinden Saygı Öztürk, “Apo Olayının Perde Arkası” isimli kitabında Abdullah Öcalan’ın PKK’nın sözde ünlü komutanlarına yönelik değerlendirmelerine yer vermişti. Apo’ya göre lider kadronun önemli bir kısmının son derece yetersiz, kişiliksiz ve askeri yönden zayıf olduğu görülüyordu. PKK içerisinde hiç kimsenin birbirini sevmediği, örgüt içerisinde sevmeyi suç sayan anlayış nedeniyle kadroların da birbirlerinden nefret ettikleri biliniyordu. Bu kez de “Kürdistan Post” sitesinde yayınlanan “Burhan Kemal” imzalı bir yazıda sözde Kürt liderlerin neden diktatörleştiğine ilişkin açıklamalara yer veriliyor.
Burhan Kemal, bazı Kürt örgütlerinin birbirlerine yaptıkları ve söylediklerinin kelimelere aktarılmasının bile yakışıksız kabul edileceğine, bazılarının düşmandan çok birbirlerine düşman, ağza alınmayan karalamalarla birbirlerini karaladıklarına değinerek, birbirlerini yerli yersiz yerenlerin çokluğundan dolayı doğru söylenilen şeylerin de ayak altına alınarak amacına ulaşamadığından bahsediyor.
Söz konusu yazıda, PSK (Kürdistan Sosyalist Partisi) ve PKK’nın sözde liderleri Kemal Burkay ve Abdullah Öcalan’ın kaderleri ve yaptıkları ile kişiliklerinin bazı noktalarda kesiştiği belirtilerek, ikisinin yıldızının her nedense bugüne kadar bir türlü barışamadığı kaydediliyor. Burkay ve Öcalan’ın hep birbirlerini rakip ve düşman gördükleri hatırlatılarak, iyi ilişkiler sürdürmüş olsalardı Türkiye’nin bugün karşısında barış görüşmelerini sürdüren güçlü bir Kürt grubunu göreceği kaydediliyor.
PSK’nın eski lideri Kemal Burkay’ın aktif politikadan çekilip Stockholm’de oturarak yazarlığı politikaya tercih ettiği, anılarına bakıldığında eski yoldaşlarını mezarlarında onların yaşayan eş ve çocuklarını da günlük yaşamda dahi rahat bırakmayacak kadar hayattan dersler çıkarmamışa benzediği aktarılıyor.
Son günlerde ses getirmeyen Burkay’ın anılarının 1.cildinden sonra 2. cildinin de basıldığına, Burkay’ın anılarında partisinin eski merkez komitesindeki vefat eden ya da şehit olan yoldaşlarına ölümlerinden sonra hiç de yoldaşça olmayan yakıştırmalarda bulunduğu için büyük eleştiriler almakta olduğuna, neden bu kadar hata yaptım diye kendisine sorabilmesi halinde anıların bir şey ifade edeceğine işaret ediliyor. Hiç kimseye güven duymayan Kemal Burkay gibilerin zamanı gelince kendisinin de aynı konuma düşeceğini hesapta uzak tutmamasının gerektiğine, bu konuda sadece lider veya liderleri sorumlu tutarak onları yalnızlaştıranların da en az liderler kadar sorumluluk duymak zorunda olduklarına, Kürt liderleri diktatörleştirenlerin çoğu kez onların en yakın çevresi olduğuna, el oğuşturarak, her denilene evet diyerek yanlış haberlerle liderleri kıskaç ve çembere alan lider çevresinin de en azından hata yapan liderler kadar sorumlu olduklarına dikkat çekiliyor. Kemal Burkay’ın politik olarak yoldaşlarını birer birer mefta haline getirirken bugünlerini de düşünmesi gerektiği, olaylara seyirci kalışı ve sessizliği tercih etmesi, gelecekte politik araştırmalar yapacak olan Kürt bilim adamlarının konusunu teşkil edecek kadar karmaşık olduğu belirtiliyor.
Kemal Burkay ile Abdullah Öcalan’ı eleştirmenin hem zor hem de çok kolay olduğu, onların örgütünde olup da onları eleştirenlerin ateşle oynamış sayılacakları, eleştiriyi yapanların bir daha iflah olmayacakları, onlara dokunanların artık kendini yanmış bileceği, her ikisinin de eleştirilecek yönlerinin saymakla bitmeyeceği değerlendiriliyor.
Kemal Burkay ve Abdullah Öcalan’ın benzer yönlerinin bulunduğu, Burkay’ın, kendisi için her an ölüme gidecek olan fedailerini gözlerini kırpmadan harcayabilmiş bir politikacı olduğu, bu konumda olan yoldaşlarını harcarken üzüldüğüne dair hiçbir yerde hiçbir yazısına rastlanmadığı, her zaman ayrılanları veya atılanları suçladığı, etrafında ikinci bir güçlü politikacının yetişip gelişmesine fırsat vermediği, aynı özelliği Abdullah Öcalan’da görmenin mümkün olduğu, her ikisinin de etraflarında kendilerini öven ve hiçbir eleştiri yapmayan bir kitleyi tercih ettikleri, her dediğini yapan ve her istediğini hükmeden liderin zamanla hiç farkına varmadan diktatörleştiğini bile görüp fark edemediği Kemal Burkay’ın bir çok arkadaşını politik olarak ortadan kaldırırken, Abdullah Öcalan’ın politik olarak bitirmenin yanı sıra fiziki olarak da ortadan kaldırmayı sıkça uyguladığı vurgulanıyor.
PSK ve PKK’nın Kürt halkının kaderine etki edecek kadar bir role sahip oldukları, biri diğerini terörist ve diğer suçlamalarla suçlarken diğerinin de onun elini kolunu bağlayarak işlevsiz bir konuma düşürdüğü, ulusal açıdan her iki Kürt hareketinin kaybederken, en çok kan kaybedenin de aslında Kürt halkının kendisi olduğu ifade ediliyor.
Sonuç olarak birbirine kuşkulu gözlerle bakan, birbirlerini düşmanların saflarında gören hareketlerin devrim yapamayacakları, birbirlerinin önünü kesen ve birbirlerine üstünlük kurmak için akla hayale gelmeyen sıfatlar yakıştıranların hedeflerine erişemeyecekleri düşünülüyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mart 18th, 2010 - 11:28
BATMAN’DA BDP’NİN NEVRUZ TEHTİDİ
Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada milyonlar tarafından coşkuyla kutlanan bahar ve bereket bayramı Nevruz’a (21 Mart) sayılı günler kala, terör örgütü PKK ve uzantısı siyasi oluşumların, her sene olduğu gibi, bu yıl da Nevruz’u istismar ederek, vatandaşlar arasında “kargaşa, şiddet ve düşmanlık duyguları aşılamaya” çalışacağı, kadın ve çocukları güvenlik güçleri aleyhinde kışkırtarak özellikle büyük kentlerde çatışma yaratmaya çaba göstereceği yönünde haberler basına yansımaya devam ede dursun belediyeler de kutlamalar için güvenlik önlemlerini yoğunlaştırıyor.
Batman Belediyesi de Nevruz’un kutlanacağı yerlerden birisi olarak hazırlıklarını sürdürüyor. Batman Belediye Başkan vekili Serhat Temel beraberinde Belediye Başkan Yardımcısı Hamza Ayiş ile birlikte kentte Nevruz kutlamalarının yapılacağı alanlarda incelemelerde bulunarak, Nevruz’un anlamına yakışır bir coşkuyla en iyi şartlarda kutlanması için gerekli tedbirleri aldıklarını, Batman halkının geçmiş yıllara nazaran çok daha renkli şekilde Nevruz bayramını en iyi şartlarda kutlayacağını belirtiyor. Çeşitli sanatçıların katılacağı Nevruz kutlamaları için Batman Belediyesi’nin bin adet afiş ve 50 bin adet el ilanı dağıttığı bildiriliyor. Bunlar Nevruz kutlamaları ile ilgili arzu edilen görüntüler. Bir de bu haberin görünmeyen arka yüzüne bakalım.
Batman’da asayiş berkemal durumdayken Gercüş ilçesinde BDP İlçe Teşkilatı ile belediye çalışanlarının vatandaşlardan Nevruz etkinliği adıyla zorla para topladıkları bildiriliyor. Yaklaşan Nevruz nedeni ile BDP İlçe Teşkilatı hazırlıklarını hızlandırırken, bazı vatandaşların, seyyar pazarı dolaşan Gercüş Belediyesi çalışanları ile BDP’lilerin, pazarda çalışanlardan Nevruz bileti adı altında 10 TL aldıklarını söyledikleri kaydediliyor. Para toplayan bu kişilerin ayrıca, “Ya katkıda bulunursunuz ya da bir daha buralarda iş yapmayacaksınız” diyerek Pazar çalışanlarını tehdit edip, esnaftan zorla haraç aldıkları ileri sürülüyor.
Nevruz’da Kürt halkı demokrasi, barış ve kardeşlik isteğini ortaya koymayı düşünüyor. Kutlamaların ana sloganı olan ‘Ya demokrasi ya hiç’ cümlesinin yaşamda karşılık bulması, tüm kışkırtıcı tutumlara rağmen sağduyulu ve olgun davranışlar ile kendini göstermesi bekleniyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mart 23rd, 2010 - 14:48
NEVRUZ’UN ARDINDAN
Bir Nevruz bayramı daha geride kaldı. Kültürümüzde her zaman barış ve sevgiyle özdeşleşen baharın müjdecisi Nevruz, bu sene, yönlendirmelerden, kışkırtmalardan etkilenmeden, akıl ve sağduyuyla, toplumsal barışın sürdürülmesine katkıda bulunularak, ayrılık yaratmak isteyen kötü niyetlilere izin verilmeden kutlandı. Kürt, Türk hepimiz bundan büyük memnuniyet duyduk.
Özellikle daha önceki yıllarda şiddetli çatışmaların yaşandığı Diyarbakır’da halk, Nevruz’u özüne uygun bir varoluş ve kardeşlik günü olarak kutladı. Barış ve kardeşlik mesajlarını tüm dünyaya duyurdu. Barışta ve huzurda ısrar ettiğini sergiledi. Barışçıl bir ortam sağlanmasının gerekliliğini tüm dünyaya kanıtladı.
Nevruz öncesi ve Nevruz kutlamaları sırasındaki tüm kışkırtmalara, yaratılan gerginliğe rağmen halk bilinç ve sağduyu ile kutlamalara gölge düşmesini engelledi. Bazı illerde yoğun provokasyon çabaları vardı. Zaman zaman silahlar patladı, kışkırtmalar gerçekleştirildi..Ama halk, son derece akılcı davranarak bu provokasyonların amacına ulaşmasına izin vermedi. Oyuna gelmedi. Nevruz kutlamalarında halk, bir kez daha barışçıl ve demokratik süreç için mücadeleye hazır olduğunu gösterdi. BDP’nin yöneticileri de sağduyuyu korumak için ellerinden gelen çabayı gösterdi.
Nevruz’da Kürt halkı demokrasi, barış ve kardeşlik isteğini ortaya koydu. Kutlamaların ana sloganı olan ‘Ya demokrasi ya hiç’ cümlesinin yaşamda karşılık bulması gerektiği, tüm kışkırtıcı tutumlara rağmen sağduyulu ve olgun davranışlar ile kendini gösterdi.
Bir şeyi sadece istemek, onu elde etmek için yeterli değildir. Onu elde edebilecek adım atmak ve adımın sonrasında gelecek diğer sorumlulukları da yerine getirmek gerekir. Negatif düşünerek pozitif sonuç elde edilemeyeceği de değişmez bir kuraldır. Barış ve kardeşlik çabalarına güvenmediğini söyleyerek, yapılanları küçümseyerek bunların sadece göstermelik olduğunu düşünenlerin varlığı ve görüşleri, toplumsal dinginlik ve gelişime hiçbir katkı sağlamayacaktır.
Bu nedenle Nevruz’da gösterdiğimiz sağduyu ve olgun hareketleri hayatımızın her anına yayalım ve şiddet isteyenlere karşı uyanık olalım. Kurtlar sofrasında her geçen gün stratejik önemi artan ülkemizde, huzurlu bir şekilde yaşamak için birlik olup, provokatörlere kulak asmayalım.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mart 25th, 2010 - 15:53
ÖCALAN’DAN SEÇME SAÇMALAR VE AÇIK TEHDİTLER
Öcalan’ın Nevruz’dan önce avukatlarıyla yaptığı görüşme yine PKK ve BDP’ye öneriler, eleştiriler ve tehditlerle dopdolu olarak basına yansıyor. Tutarsız ifadeler ve psikolojik buhranlarla beslenen görüşme notları, her seferinde biraz daha çarpıklaşarak, Kürtlerin aklını karıştırıyor.
Fırat Haber Ajansı’nda 19 Mart’ta yayınlanan görüşme notlarında yer alan bilgilere göre, Öcalan bu kez de öldürülmekten korkuyor. Yemeğine ilaç katılacağından, yavaş yavaş zehirleneceğinden şüphelendiğinden bahsediyor. Oysa ki Türkiye’nin en yüksek güvenlikli Cezaevi olan İmralı’da Öcalan’ın saçının teline bile zarar gelmemesi için her şeye son derce özen gösteriliyor, tabiri caizse kuş uçurtulmuyor, her şey ama her şey çok sıkı denetleniyor. Sağlık kontrolleri düzenli yaptırılıyor, temizliğine dikkat ediliyor. Öcalan’ın bu konudaki düşüncelerinin her zamanki gibi psikopat tarzda cereyan ettiği bir kez daha anlaşılıyor.
Her fırsatta demokratik açılıma inancı olmadığını ifade eden Abdullah Öcalan, Türkiye’de bir çözüm sürecinin gelişmesi ihtimalini çok zayıf gördüğünü belirtiyor. Israrla Nevruzdan sonra yeni bir sürecin gelişebileceğini dile getirerek, şimdiye kadar hapiste olmasına rağmen yönlendirmelerle üzerine düşen görevi yaptığını, herkesi, her kesimi tek tek uyardığını, rolünü yerine getirdiğini söylüyor. Kendisinden artık daha fazla bir şey beklenmemesi gerektiğini de sözlerine ekliyor. PKK, BDP ve Kürtlerin kendi kararlarını kendilerinin vermesinin en doğru ve çıkar yol olacağını kaydediyor.
Öcalan’ın bu arada sık sık üzerinde durduğu bir konu da Kürtlerin kandırılamayacağı, Kürtlerin cahil olmadığı hususu. Türkiye’de hiç kimsenin Kürtleri kandırmak ya da onlara cahil damgası vurmak gibi bir derdi bulunmuyor. Türkler ve Kürtler arasında bir ayrımın bulunmadığı, gerek parlamentoda gerekse hayatımızın diğer alanlarında kendini gösteriyor zaten. Türkiye’nin böyle kısır çatışmalarla uğraşmaktan ziyade daha önemli sorunları bulunuyor. Türkiye’de bugün istenilen ve beklenen tek bir şey var, o da yıllarca hepimize tarif edilmez acılar yaşatan terörün sona ermesi ve 21. yy’a yakışır bir yaşamın devam etmesi.
Açıklamalarında her zaman olduğu gibi tehditler savuran Öcalan, PKK’nın El Kaide gibi olmadığını, sıkıştırılırsa savaşacağını, gerilla savaşı ya da şehir eylemleri yapacağını anlatarak adeta hapisten terör örgütü PKK’ya talimatlar yağdırıyor. Barış için elinden geleni yaptığını söyleyen birine bu sözler ne kadar yakışıyor ya da bu konuda ne söylemek gerekiyor, artık bu durumda yorum bile yapmak insanın içinden gelmiyor.
Terörle ve yalanlarla bir yere gelinemeyeceği, bu dünyada var olunamayacağı açık açık ortadayken Öcalan’ın hala aynı yolda yürümeye devam etmesine bir anlam verilemiyor. Kendi terörist kişiliğini çeşitli çevrelere yönlendirmek isteyen İmralı sakininin avukatlarının da etkisinde kaldığı düşünülüyor. Öcalan’ın avukatlarından Hatice Korkut’a bir yıl Öcalan’la görüşmeme cezası verilmesi de bunun bir kanıtı olarak dikkat çekiyor. Öcalan hem avukatlarını yönlendiriyor, hem de onlardan etkileniyor. Avukatlar da bir taraftan Öcalan’ı yönlendirdikleri gibi, onun verdiği talimatları dışarıya taşıyor. İşte bu yüzden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Korkut hakkında 17 Şubat 2010 tarih ve 2010/165 esas sayılı iddianame ile kamu davası açtığı ve bir yıl süreyle Öcalan’ın avukatlık-müdafilik görevinden yasaklandığı bildiriliyor.
Öcalan’ın dediği gibi Kürtleri kimse kandıramaz. Gerçekler, bahaneler ve tehditler açık açık ortada. Karar vermekse akıllı, sağ duyulu ve kararlı insanların inisiyatifine kalmış.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Mart 30th, 2010 - 16:45
FIRAT HABER AJANSI’NIN PKK PROVOKASYONU
Terör örgütü PKK’nın propaganda faaliyetleri için kullandığı yayın organı ROJ TV ekranlarından bölücü ve ayrılıkçı yayınlar ile PKK övülerek, yalan haberlerle, Kürtler kışkırtılmaya devam ederken, örgüte yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı da provokasyona katkı sunmayı sürdürüyor.
Giresun Işık Gazetesi’nin haberine göre; Fırat Haber Ajansı’nın, Tirebolu’da yaşanmamış bir olayı haberleştirerek Tirebolu Meslek Yüksek Okulu’nda 100 tane ülkücünün 3 tane Kürt öğrenciyi döverek hastanelik ettiğini yazdığı bildiriliyor.
Fırat Haber Ajansı’nın, “Giresun’da 100 ülkücü 3 Kürt öğrenciye saldırdı” başlığı ile geçtiği haberde; “Giresun Üniversitesi Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksek Okulu’nda okuyan 3 Kürt öğrenciye yaklaşık 100 kişilik ülkücü grubun satır ve sopalarla saldırdığı belirtiliyor. Saldırı sonucu 1 öğrencinin kaşı patlarken 2 öğrencinin de hafif yaralandığı kaydediliyor. Kaşı patlayan Kürt öğrencinin Tirebolu Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı ve okulda gerginliğin devam ettiği ifade ediliyor. Bu saldırının son bir hafta içerisinde Tirebolu Mehmet Bayrak Yüksek Okulu’nda okuyan Kürt öğrencilere yönelik 3. ülkücü saldırı olduğu, öğrencilerin ise, saldırıların Trabzon’da merkezi Nevruz kutlaması düzenlemek istediklerinden kaynaklandığını belirttikleri aktarılıyor.
Haberin Fırat Haber Ajansı’nda yayınlanmasının ardından yetkililerin verdiği bilgiye göre; Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksek Okulu’nda böyle bir olay yaşanmadığı, Giresun Üniversitesi’nin bir açıklama ile haberi tekzip edeceği, Tirebolu Devlet Hastanesi’ne hiç kimsenin böyle bir nedenden dolayı tedavi olmak için başvurmadığı, hatta Emniyet birimlerinin de böyle bir saldırı duyumu almadıkları, haberin kaynağının PKK’nın kent yapılanması olan KCK’nın Trabzon birimine bağlı küçük bir grup olduğu dile getiriliyor.
Tirebolu Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenim gören Güney Doğulu öğrencileri kendi yanlarına çekmek için çalıştığı iddia edilen grubun, kendilerine rahat hareket etme imkanı vermeyen diğer öğrenciler nedeniyle bu yola başvurmuş olabileceklerine işaret ediliyor.
Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenim gören bazı öğrencilerden alınan bilgiye göre ise, her üniversite çatısı içerisinde yaşanan siyasi söylemlerin ötesinde okulda bugüne kadar herhangi bir kavga olmadığı söyleniyor.
Tirebolu Ülkü Ocağı yetkilileri ise söz konusu haberle ilgili olarak sağduyu çağrısında bulunarak gerekli açıklamayı önümüzdeki günlerde yapacaklarını açıklarken, ocağın haberle ilgili olarak yasal yaptırıma da gideceği gelen haberler arasında yer alıyor.
PKK ile ilgili haberleri aksatmadan duyuran Fırat Haber Ajansı’nın böylesine tahrik edici bir habere imza atarak provokatör yayıncılığın en can alıcı örneğini teşkil ettiği değerlendiriliyor.
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ağustos 18th, 2010 - 14:35
BARIŞ İÇİN TEHDİT ETMEYE, ŞART KOŞMAYA GEREK VAR MI?
Barış, herkesin içini ısıtan sıcak bir kavram. Herkes Türkiye’de barışın sağlanmasını, terörün sona ermesini ve yıllardır devam eden Kürt sorununun çözümlenmesini istiyor. Ancak bu sadece istemekle olmuyor. Bunun için atılması gereken adımlar bulunuyor. En başta her adımda şart koşmamak gerekiyor. Barış yürekten istenmeli, koşulsuz olmalı, fedakârlık içermeli.
Bir de insanın aklına bu ülkede savaş mı var da barış isteniyor diye bir çelişki geliyor. Ne olursa olsun yıllardır terörden çekilen acıların unutulamayacağı ve artık beklenen sonun gelmesi gerektiği düşünülüyor. Madem ortak bir geçmişimiz var, neden ortak bir geleceğimiz olmasın demeyi herkes istiyor. İsteniyor, düşünülüyor, gerekiyor diyorsak da bu konuda yaşananlara bir bakalım…
Terör örgütü PKK’nın 13 Ağustos- 20 Eylül tarihleri arasında “eylemsizlik” kararı verdiği basın organlarında ayrıntılı şekilde yer alıyor. BDP de PKK’nın bu adımını desteklediğini belirtiyor. Ancak bu destek için her zaman olduğu gibi BDP’nin şartı var. O da Öcalan’ın cezaevi koşullarının iyileştirilmesi. Oysa daha yakın bir zamanda CPT (Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi) Heyeti’nin İmralı ziyaretinde cezaevinde koşulların standartlara uygun olduğu ve Öcalan’ı sağlık ya da herhangi bir yönden zor durumda bırakacak hususun olmadığının raporlarla kanıtlandığı biliniyor. BDP, bir şart koşmuş olmak için yine aynı bahaneyi savunarak oyalama taktiğini sürdürüyor.
Avukatları ile haftalık görüşmesini gerçekleştiren Abdullah Öcalan’ın Fırat Haber Ajansı’nda yayınlanan açıklamaları ise yine şartlarla dopdolu. Öcalan, “Referanduma kadar bekleyeceklerini, hükümetin tavrına bakacaklarını, bu sürenin sonuna doğru gelişmeleri izleyip yeni bir değerlendirme yapacaklarını ve bundan sonra oyalama kabul etmeyeceklerini” belirterek, bir taraftan şartları olduğunu öne sürerken diğer taraftan da açıkça tehdit ediyor.
PKK’nın eylemsizlik açıklaması da çeşitli talepler içeriyor. PKK, silah bırakmak için operasyonların durmasını, Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesini, KCK ve Habur’da tutuklananların serbest bırakılmasını, yüzde 10 seçim barajının düşmesini istiyor. PKK bu şartları öne sürmeden önce dönüp kendisine bir bakması gerekiyor. Sözde eylemsizlik açıklamasına rağmen, boru hatlarının bombalanması, halı tezgahlarının yakılması, yol kesmeler, mayın döşemeler gibi eylemler sürüyor. PKK, operasyonlar sürerse savunma eylemlerine başvuracağını ifade ediyor, peki güvenlik güçlerine yönelik saldırılar olduğunda aynı şeyin geçerli olacağını düşünemiyor mu?
Yine aynı şekilde Kandil’den ve Mahmur’dan dönen sözde barış gruplarının, hiçbir şekilde pişman olmadıklarını söyleyerek bir süre sonra yine geldikleri yere dönmeleri ve yine oradan şartları kabul edilirse yeniden Türkiye’ye döneceklerini ifade etmeleri de meşhur “şart koşma” kuralının ayrı bir boyutunu gözler önüne seriyor.
Bu arada BDP’nin de geçen hafta şartları (seçim barajının düşürülmesi, tutukluların bırakılması, Terörle Mücadele Kanununda değişiklik yapılması) kabul edilirse referandumu boykot kararından vazgeçebileceğini ifade ettiği bilinenler arasında yer alıyor. Ama nedense bu hafta Öcalan’dan gelen yeni talimatlar, tehditler ve şartlarla boykot kararından vazgeçmişe benziyor.
Sonuç olarak gönülden istenilen her şey karşılıksız olmalı. Sevginin bile karşılıksız olanı güzel. Hele ki bu yıllardır süren acılara son verecek ve herkesin huzura kavuşmasını sağlayacak bir şeyse. Buna değmez mi?
Helin Demir
helindem@mynet.com
helin demir
Ağustos 25th, 2010 - 10:33
KÜSTAHLIĞIN BU KADARINA DA PES DOĞRUSU!
Referandumu boykot kararı, boykottan vazgeçmesi, İmralı’dan gelen emirlerle tekrar boykot kararına dönmesi gibi konularla sürekli gündemde kalmak için çabalayan BDP’den gelen tehditvari ve terbiye sınırlarını zorlayan, insan haklarına aykırı, iradeleri baskı altında tutmayı hedefleyen kışkırtıcı sözler gündemde şok etkisi yaratıyor.
Referandumda “evet” diyeceklerini açıklayan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’nun başı çektiği 14 sivil örgüte “Yaptığınız ahlaksızlık” mesajı ileten ve durumlarını tekrar gözden geçirmelerini isteyen BDP, “Siz Diyarbakır’ı temsil etmiyorsunuz” sözleriyle sivil toplum örgütlerini kayda değer bulmadıklarını belirtiyor. Doğu ve Güneydoğu’da sivil toplum örgütlerinden gelen art arda “evet” çağrılarına kızan PKK ve örgütün tepkisini dile getiren BDP ikilisi, baskılarına karşılık bulamayınca adeta öfke kusuyor. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak, üstüne basa basa 14 sivil toplum kuruluşunun Diyarbakırlıların görüşünü yansıtmadığını belirterek, adeta posta koyuyor.
BDP’nin özgür irade kuralına gölge düşüren tavırları karşısında sivil toplum örgütleri de tepkilerini ağır sözlerle dile getirmekte gecikmiyor. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, BDP’nin eski alışkanlıklarının bulunduğunu, aynı terör örgütü PKK gibi sıkıştığı anda insanları etkisizleştirmek için hain ilan ettiğini, Diyarbakırlı milletvekillerinin bile Diyarbakırlı olmadıklarını referandumda bunun cevabını “evet” oylarıyla vereceklerini belirtiyor.
BDP’nin üslubunu “talihsizlik” olarak yorumlayan eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Demirtaş’ın Başbakan’ın “Bitaraf olan bertaraf olur” sözünü eleştirirken bile bir adım öne gittiğini değerlendirerek, demokratik olmayan bir tavır sergilediğini ve kendilerine hakaret ettiğini vurguluyor.
Diyarbakır Esnaf ve Sanatkarları Odaları Birliği Başkanı Alican Ebedinoğlu ise, Demirtaş’ın “ahlaksızlık” açıklamasını, demokratik anlayışa sığdıramadığını ifade ediyor.
Her harekette demokratik, demokratik diye tutturan, sonra da demokrasinin yanından bile geçemeyen BDP ve temsilcisi Demirtaş’ın tavrı sizce ne kadar demokratik? Acaba kimin yaptığı ahlaksızlık?
Helin Demir
helindem@mynet.com