bedevi… en bahtsızından hem de…

altı üstü bir bardak kahve… yapması da içmesi de ne kadar zor olabilir ki?

görelim ne kadar sıkıntılı oluyormuş:

kalktığımda evde kimse yoktu, madem afyonum henüz patlamamış patlasın diye bir bardak kahve içeyim dedim, suyu koydum ocağa ısınadursun diye o sırada kahve olmadığını farkettim. şeytanıma lanet okur halde -ki bir yandan da sokağa düşmüşüm, ses duvarını aşmaya çalışırcasına- markete doğru gidiyorum.


hani hepimiz markette yaşamışızdır, tam sıra bize geldiği anda pos makinesinde bir sorun olur, kredi kartınızı kullanamazsınız ve de hep “canım hep de beni bulur zaten” dersiniz. ben demedim işte, çünkü ne ben kredi kartımı yanıma almışım, ne de pos makinesinde bir sorun olmuş. markete gidişim, gelişim, evde sadece kahvenin değil şekerin de bitmiş olduğunu görüşüm yaklaşık 5 dakika sürdü. ankara’nın göbeğinde sibirya’dayım sanki; resmen mahrumiyet bölgesi…

bir kez daha atadan babadan kalma en köklü küfürleri ince bir elekten geçirip içindeki son nezaket kırıntılarını da ayıkladıktan sonra kullanmaya başlayıp bir daha marketin yolunu tuttum. bu kez ses hızıyla alakam olamadı zira sıcaktan beynim haşlanmış yumurtaya döndüğünden ve de önceki yolculuğun hızından dolayı önümü zor seçer hale geldim. hiç etrafa bakınmadan bir paket şekeri aldım, kasiyer “beyfendi siz mal mısınız” der gibi yüzüme baktı “işine bak sen” der gibi parayı uzattım ve soluğu apartman kapısında aldım…

zaten bahtsız bir bedevinin kutup ayısıyla karşılaşması da bu anda gerçekleşti.

annem, elinde market poşetleri, o poşetlerden birinin içinde şeker…

işin ilginç tarafı annem de ben de aynı marketten alış-veriş yapmışız fakat birbirimizi görmemişiz!!! neyse ki çok büyük bir market değil bir de büyük olsa kasaları bulmak bile başlı başına bir sorun olurdu herhalde…

dedim ya altı üstü bir bardak kahve… yapması da içmesi de ne kadar zor olabilir ki?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.